Haber Detayı
13 Ağustos 2019 - Salı 23:37 Bu haber 2408 kez okundu
 
MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE KAHRAMAN TÜRK KADINLARI
Anadolu kadını daha Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-1923) toplumsal bir bilince sahip olmuş, milli bir hedef uğrunda kendi kabuğundan sıyrılıp mücadele etmesini bilmiştir.
TARİH Haberi
MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE KAHRAMAN TÜRK KADINLARI

 

 

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE KAHRAMAN TÜRK KADINLARI

 

 

 

1. Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti’nin de yenik sayılmasıyla İtilaf Devletleri ile 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Bu antlaşmanın 7. maddesine göre, İtilaf Devletleri güvenlikleri için tehlikeli gördükleri stratejik yerleri işgal edebileceklerdi.

 

İtilaf Devletleri bu maddeye dayanarak daha önce aralarında yapılan gizli antlaşmalara göre hiçbir haklı sebep olmadan Osmanlı Devleti’nin topraklarını, işgal etmeye başlamışlardı.

 

Önce 15 Mayıs 1919’da Yunanlar İzmir’i, Fransızlar; Maraş, Urfa, Antep, Adana, Mersin, Dörtyol’u, İtalyanlar da Antalya, Kuşadası, Fethiye, Bodrum, Marmaris, Konya’yı işgal etmiş, türlü bahanelerle, bazen bahane de göstermeksizin bu faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. İstanbul Hükümetinin acziyetine rağmen, böyle bir tablo karşısında, Türk milleti topyekûn bir mücadeleye girişmiş; adına da Millî Mücadele /  İstiklal Harbi / Kurtuluş Savaşı denilmiştir…

 

Böylesine çok zorlu şartlar altında bile Türk kadınları erkeklerden geri kalmamış; ruhlarının derinliklerinden gelen vatan, millet, hürriyet aşkıyla düşmanla mücadele etmişlerdir.

 

Anadolu kadını daha Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-1923) toplumsal bir bilince sahip olmuş, milli bir hedef uğrunda kendi kabuğundan sıyrılıp mücadele etmesini bilmiştir.

 

 

Anadolu kadınının Milli Mücadele’ye katılımı, sadece cepheye katılarak değil, mitingler düzenleyerek ve mitinglerde bizzat konuşmalar yaparak da gerçekleşmiştir.

 

 

Millî Mücadele’ye başından sonuna kadar özellikle kalemi ve hitabetiyle hizmet etmiş olan Halide Edip Hanım namıdiğer Halide Onbaşı, bugünleri hatıralarında şöyle ifade eder:

 

“İstiklal Mücadelesi hissi bende bir çeşit kutsal delilik hâlini almıştı. Artık şahıs olarak yaşamıyordum. Bu millî kutsal deliliğin bir parçasından ibarettim. 1922’de İzmir’i aldığımız güne kadar benim için hayatta başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı”.

 

 

Başkomutan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, 21 Mart 1923’te Konya’daki bir konuşmasında: Dünyada hiçbir milletin kadını, "Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gösterdim" diyemez. şeklindeki sözleriyle Türk kadınının yaptığı fedakârlıkları ve kahramanlıkları veciz ifadelerle dile getirmiştir.

 

Türk kadınının Millî Mücadele’deki azmi ve fedakârlıkları belki de bütün dünyada emsali görülmemiş, âdeta adı konulmamış, yazılmamış bir kadın destanı gibidir.

 

 

Cephede elinde silahla savaşanlardan cephe gerisinde Mehmetçiğe lojistik destek verenlere, miting meydanlarında kalabalıkları millî mücadeleye ikna edenlerden teşkilatlanarak dernek kuranlara, Türk kadınları, kurtuluş destanımızda hiç de hafife alınmayacak büyük işler yapmıştır.

 

 

Bu kahramanların birçoğunun ise maalesef isimleri bile bilinmemektedir.

 

Atatürkçü Medya olarak biz burada sadece bilinen, sembolleşmiş Türk kadınlarından birkaçını sizlere kısaca anlatmak ve anmakla yetineceğiz…

 

 

 

“Türk Kızı da Millî Mücadeleye Atılmalıdır”

 

 

7 Nisan 1919 tarihinde (Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan yaklaşık bir ay önce) Memleket gazetesinde “Türk Kızı da Millî Mücahedeye Atılmalıdır” başlığıyla; baş sayfada, isimsiz, muhteşem bir makale yayımlanmıştır. Makale, bizim Jandarklarımızın (kadın kahraman) da millî hamlelerde bayrağını açıp zırhını kuşanması gerektiği, gençlerin vatan sevgisi ve vatana karşı vazifeleri üzerine kaleme alınmış bir yazıdır…

 

Not: Millî Mücadele’de kadın kahramanlar için kullanılan Jandark deyimi, Jandark adındaki Fransız bir kadın kahramana atfen kullanılır. Bu kişi 14-15. yüzyıllarda Fransa’yı işgal eden İngilizlere karşı silahını kuşanıp savaşa katılmış, başarılar kazanmış, ancak büyücü olduğu gerekçesiyle yakılmış, sonradan azize ilan edilmiştir

 

 

 

 

MÜNEVVER SAİME

 

 

Aslen Kafkas muhacirlerinden olup Edirne’de doğmuştur.

 

Millî Mücadele başladığında İnas Darülfünûnunda okumaktadır. 22 Mayıs 1919 tarihli İstanbul Kadıköy mitinginde işgal kuvvetleri tarafından tutuklanmasına neden olan konuşmasında şunları dile getirmiştir:

 

“Her Türk’ün söylemek istediği, fakat niçin bilmem yüksek sesle söylemekten çekindiği birkaç sözü ben açıkça söylemek isterim. Evet, açık söylüyorum kardeşlerim. Aldatıcı kaynakların yazdıkları haberlere inanmayın. Bizim tamamiyet-i mülkiyemizi (toprak bütünlüğü) muhâfaza edecekler. Fakat, hangi hudut dahilinde? Bu tasrih edilmedikçe (açıklanmadıkça) Türkiye’de sulh mümkün olmayacaktır. Ben bu kanaatteyim. İsyan etmeyecek bir Türk kalbi de tanımıyorum.” “Biz yalnız ağlıyoruz. Ağlamakla kazanılacak hıçkırıklarımızı işitecek kalp yok. Teşkilatı nihayet fiiliyata bağlamak lazımdır.”

 

Münevver Saime, bu sözlerden sonra işgal kuvvetleri tarafından tutuklanmış, daha sonra bir yolunu bularak asker olan eşiyle birlikte Anadolu’ya geçmiş ve Millî Mücadele’ye katılmış, “Asker Saime” diye anılır olmuştur. Garp Cephesi’nde görevlendirilmiş, cephe gerisinde ve istihbarat işlerinde önemli başarılar göstermiştir. İzmit’te bir görevi yerine getirirken yaralansa da belli etmeden vazifesini yapmıştır. Hizmetlerinin karşılığı İstiklal Madalyası ile taltif edilmiştir. Bir kız, bir erkek çocuk annesi olan Münevver Saime, savaştan sonra edebiyat öğretmenliği yapmış, 1951 yılında vefat etmiştir.

 

 

 

ERZURUMLU KARA FATMA (FATMA SEHER ELDEN) 1888 - 1955

 

 

Fatma Seher, Erzurum’da doğmuştur. Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı, Binbaşı Derviş Bey’in hanımıdır. Savaş zamanında 45 yaşındadır. Millî Mücadele’nin en ünlü kadın savaşçılarından biridir.

 

Kara Fatma’nın kendi kurduğu müfrezesinde en fazla 43 kadın, 700 de erkek olduğu bilinmektedir. Kahramanlıkları başka birliklere örnek gösterilmiş, üsteğmenlik rütbesine kadar yükselmiştir.

 

Balkan Harbi’nde kocasıyla birlikte Edirne’de mahsur kalmış, askerlik hayatını Yanık Kışla’da çok zor şartlar altında yaşayarak öğrenmiştir. Mütarekeden sonra ölen kocası Binbaşı Derviş Bey’in orduda bıraktığı yeri doldurmayı aklına koyarak birçok muharebeye iştirak eden kıtasını bizzat kendi oluşturmuştur.

 

Millî Mücadele’nin başında, kara propagandaya kapılarak destek olmayanları ikna faaliyetlerinde bulunmuştur.

 

İznik Cephesi’nde göğsünün sağ tarafına bir mermi saplansa da kanlar içinde çarpışmaya devam etmiş, bir başka çarpışmada dokuz yaşındaki kızı Fatma’nın eli parçalanmıştır.

 

Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’ta faaliyette bulunduğunu haber alınca onu görmek için Sivas’a gitmiştir. Paşayla konuşmasında Paşa ona “Bütün kadınlar senin gibi olsaydı Kara Fatma” demiş, bu hitaptan sonra Fatma Seher’in adı ’Kara Fatma’’ olarak kalmıştır.

 

Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği talimatları İstanbul’a giderek yerine getirmiştir.

 

İzmit’e geçip Davulcular Ormanı’nda gizlenmiş 150 kişilik bir milis gücünün başına geçmiştir.

 

 

Burada çevre köylerin muhtarlarına kendini Kara Fatma olarak tanıtıp bundan sonra Ermeni jandarmalara ayda 200 lira vermeyeceklerini bildirmiş, “Sizin ırzınızı, malınızı ben koruyacağım.” demiştir.

 

Kara Fatma ve emrindekiler işgal edilen İzmit’teki cephanelerin Anadolu’ya kaçırılmasında çok önemli roller üstlenmişlerdir.

 

Kara Fatma söz konusu faaliyetlerinin birinde yakalanmış, hapsedilmiş, dövülmüş ancak bir yolunu bulup kaçmıştır.

 

Girdiği pek çok yerel çarpışmanın yanında, 1. ve 2. İnönü Muharebeleri’ne, Dumlupınar Savaşı’na ve Sakarya Savaşı’na katılmıştır. Müfrezesindeki pek çok asker şehit olduğu gibi kendisi de yaralanmıştır.

 

 

İyileştikten sonra Düzce çevresinde asker kaçaklarını vatan görevine çağırmak için faaliyetlerde bulunmuştur. Büyük Taarruzda Afyon çevresinde Sürmeli köyünde Yunanlara yaptığı bir taarruzda esir düşmüş, yarım saat sorgulandıktan sonra Yunan başkumandanı Trikopis “Sen Kara Fatma ha!” diye üç kez seslenmiştir. O da “Anadolu’daki Kara Fatmaların en kuvvetlisi benim.” demiştir. Bir yere kapatılmış, ancak nöbetçinin sarhoşluğundan yararlanarak kaçmıştır. Sürmeli köyündeki birliğine dahil olup Bursa’nın kurtuluşuna katılmıştır.

 

Zaferden sonra terhis edilen Kara Fatma, yokluk içinde yaşamasına rağmen, kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını “Ben bütün mücadeleleri vatanım ve milletim için yaptım bir beklentim yok.” diyerek Kızılay’a bağışlamıştır. 2 Temmuz 1955’te vefat etmiştir.

 

 

 

MELEK REŞİT HANIM VE SİVAS ANADOLU KADINLARI MÜDAFAA-İ VATAN CEMİYETİ

 

 

Millî Mücadele Dönemi’nde vatanın savunulması için kurulan en önemli kadın derneği, ‘Sivas Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’dir. Cemiyet, 9 Aralık 1919 tarihinde Sivas Valisi Reşit Paşa’nın eşi Melek Reşit Hanım ve arkadaşları tarafından kurulmuştur. 16 kişiden oluşan yönetim kurulu, 800’den fazla üyesi vardır.

 

Cemiyet, Anadolu’nun başka şehirlerinde de şubeler açmıştır. Cemiyetteki kadınlar Anadolu’da meydana gelen olayları yakından takip etmişler, işgaller karşısında hem İtilaf Devletlerini hem de Osmanlı Hükümetini telgraflarla protesto etmişler, mücadele eden askerlere para toplayıp birtakım eşyalar (çamaşır, çorap vb.) üretmişler; İstanbul’dan Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele'ye katkıda bulunanlara tebrik mesajları göndermişler, kimsesiz kız çocuklarına sahip çıkarak onların meslek edinmelerini sağlamışlardır.

 

Faaliyetleri esnasında önce Heyet-i Temsiliye sonra da Ankara Hükümeti ile sürekli irtibat içerisinde olmuşlar, 15 günlük faaliyet raporları göndermişlerdir.

 

Cemiyetteki kadınlar adeta hitabet ustasıdırlar. Yaptıkları bazı konuşmalar bile Millî Mücadele’mizin ruhunu, Türk kadınlarının ağzından tarihe altın harflerle yazdıracak nitelikte önemlidir.

 

Bu konuşmalardan bazılarını sizlere aktaracağız.

 

 

Cemiyetin kuruluşu aşamasında yapılan bir toplantıda Melek Reşit Hanım topluluğa şöyle seslenmişti:

 

“Bugün burada toplanmaktaki maksadımız, memleketimiz hakkında biraz görüşmek, dertleşmek, ağlaşmak, Cenab-ı Hakka yalvarmak, lazım gelirse vatanın müdafaası için hatta ölüme bile katlanmaktır.

 

Çünkü istiklâlini kaybeden bir millet en büyük rahata nail olsa bile artık o memleketin sahibi değildir, esiridir.

 

Bir insan küçük bir evin hanımı olmayı elbet büyük bir evin hizmetçisi olmaya tercih eder. Hâlbuki memleketini kaybetmek, hizmetçilikten de esaretten de güçtür. İzmir’in muvakkat bir işgali esnasında bile dindaşlarımıza ne hakaretler yapıldığını görüyoruz.

 

Hâlbuki biz daha istiklâlini muhafaza eden, parlak bir tarihe sahip olan bir milletiz. Hulâsa hemşirelerim, bizim için ya ölüm ya istiklâl!”

 

 

 

Aynı toplantıda Darüleytam (Yetimler Yurdu) Müdiresi Makbule Hanım’ın konuşmasından bir kesit şöyledir:

 

 

“Bugün için en mühim düşüncelerimiz vatan kaygısı. En büyük vazifemiz istiklalimizi muhafaza etmek, vatanımızı kurtarmak, düşman eline teslim etmemektir.

 

Bir tek Türk Müslüman kalıncaya kadar müdafaa etmek.

 

Fakat zannetmeyiniz ki bu vazife yalnız erkeklere aittir. Hayır Hanımefendiler!

 

Vatan, sevgili vatan, erkeklerin olduğu kadar da bizimdir. Biz de vatanın anasıyız.

 

Vatanımızı, istiklâlimizi kaybedersek erkeklerden ziyade mutazarrır olacak biz kadınlarız.

 

Çünkü ilk tarize biz uğrayacağız.

 

Türk Müslüman kadınlarının, yani bizlerin medar-ı iftiharımız, ziynetimiz olan namuslarımız paymal edilecek. Kardeşlerimiz, evlâtlarımız, babalarımız, zevçlerimiz vatanımızın müdafaası için çalışırken biz düşmanlarımızın çizmesi altında mı ezileceğiz?

 

Onlara birer baziçe mi olacağız?

 

Biz böyle bir zillete tahammül edebilir miyiz? Elbet hayır, değil mi Hanımefendiler?..

 

Muharebe meydanlarında erkekleriyle çarpışan eski Müslüman kadınlarının kardeşleri olduğumuzu, onların temiz, asil kanlarının bizim damarlarımızda da elan cevelân ettiğini düşmanlarımıza göstereceğiz.”

 

 

 

Üyelerden Belkıs Raif Hanım da bir toplantıda topluluğa şu şekilde hitap etmişti:

 

 

“Muhterem Hemşirelerim!

 

İtilaf Devletleri ile barış antlaşması imzaladığımız günden beri yapılan haksız işgaller karşısında hakkını isteyen, hak diye bağıran Türk milletini boğmak istiyorlar…

 

Altı yüz seneden beri şanıyla, şerefiyle, adaletiyle küçük bir aşiretten büyük bir devlet hâline dönüşen Türk milleti öyle kolay kolay boğulamaz.

 

Mağlubiyet bir milletin ortadan kaldırılması değildir.

 

Öyle olsaydı hiçbir millet payidar olamaz, göçebe halinde yaşardı.

 

Türkler medeniyetsizdir, diyorlar. Haşa yalandır.

 

Şarkta, garpta medeniyet teessüs etmeden evvel Türkler Asya’da medeniyet kurmuşlardı. Medeni tanıdığımız milletleri gördük…

 

Eğer medeniyet, elinden silahını terk eden milletin boğazlanması demekse; İzmir’de hunhâr Yunanların sayılması kabil olmayan felaketlerini hiçbir teessür hmeden seyretmek, Adana’da, Ayıntap’ta, Urfa’da dökülen bîgünah kanların şahidi olmak; işgal sahaları içinde yapılan cinayetleri hazırlamak medeniyet ise, Türkler medeniyetsiz yaşamayı elbette bu medeniyete tercih ederler.

 

Bugün ittihat ve ittifaktan başka çare olmadığını beş yaşındaki çocuk bile takdir ettiği halde maatteessüf ki bazen içimizde bunu takdir etmek istemeyen, bu memleketin, bu zavallı memleketin böyle hayırsız evlâtları da vardır.

 

Fakat onlar çoğunluğu oluşturmaz, azınlıkta kalırlar.

 

Hanımefendiler, düştüğümüz bu felaketten kendimizi kurtaracak yine kendimiziz.

 

Derdimizin dermanını başka yerden aramaya hacet yoktur…

 

Bu sevgili Müslüman topraklarının her karışında bir şehidimiz vardır.

 

Bu mübarek toprakların müdafaası kadın, erkek hepimizin borcudur.

 

Çünkü Hanımlar, biz de vatanın anasıyız.

 

Bugün malımızla, canımızla yardım etmek bizim de borcumuzdur.

 

Biz Sivaslılar bu içtihatta bütün Anadolu kadınlığına rehber olduk. Bu vazifeden ölüm bile olsa dönmeyeceğiz.

 

Malımız da canımız da vatanındır, vatanındır, vatanın Hanımefendiler!”

 

 

 

HALİME ÇAVUŞ (KOCABIYIK) 1898 - 1976

 

 

 

Halime Çavuş Kastamonuludur. Daha 12 - 14 yaşlarındayken Millî Mücadele’ye katılmıştır.

 

Saçlarını kazıtmış, erkek gibi tıraş olmuş, erkek gibi kıyafetler giyerek askerlerin arasına karışmıştır.

 

Uzun süre Halim Çavuş olarak bilinmiş, kadın olduğunu söylememiştir. Cephelerde savaşmış, bir bacağı bu mücadelede düşman bombardımanı sonucu sakatlanmıştır. Bir gün İnegöl’den Sakarya Cephesi’ne cephane taşırken daha önce görmediği Mustafa Kemal Paşa’ya rastlamıştır.

 

 

Mustafa Kemal ondan nüfus cüzdanını istemiş, o da vermiş. “Sen kız mısın?” sözü üzerine de “Evet” demiştir.

 

Savaş bittikten sonra Mustafa Kemal Paşa Halime Çavuş’u, Ankara’ya davet etmiştir.

 

Ankara’ya gelen Halime Çavuş, Paşa’yı tanımadığından yaverine kim olduğunu sormuş, öğrenince de koşup elini öpmüştür.

 

Mustafa Kemal Paşa’nın “Seni yollamıyorum, gel bizim kızımız ol.” demesi üzerine “Annem, babam beni bekler.” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine “Ben ana babaya itaatli evlada saygı duyarım.” diyerek Gazi tarafından çeşitli hediyelerle taltif edilmiş ve evine dönmüştür.

 

Çavuş kıyafeti de bunlardan biridir. Üzerinden hiç çıkarmamıştır. İstiklal madalyası ve gazi unvanı almıştır. 1949’da vatani hizmet tertibinden maaş bağlanmıştır.

 

 

Kastamonu’da Halime Çavuş’un anısına Kadıdağı’nda bir anıt yaptırılmıştır.

 

 

 

ŞERİFE BACI

 

 

Kastamonu Seydilerlidir. İnebolu - Kastamonu hattında sırtında çocuğu, kağnısında cephane taşırken Kastamonu kışlasına yakın bir yerde, Aralık 1921’de cephaneler ıslanmasın diye üzerlerine battaniyesini örtmüş, çocuğu donmasın diye de ona sarılmış, ancak şiddetli soğuk yüzünden donarak şehit olmuştur.

 

Şerife Bacı, Millî Mücadele’de Türk kadınının gösterdiği fedakârlığın bayraklaşan sembollerinden biridir.

 

 

Kastamonu Hükümet Konağının önüne ve İnebolu’da bir parka Şerife Bacı Anıtı dikilmiştir.

 

 

 

GÖRDESLİ MAKBULE

 

 

Gördesli Makbule Hanım, 1902 yılında Manisa Gördes’de doğmuştur.

 

15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu İzmir’i işgal ettikten sonra Batı Anadolu’daki illeri de işgal etmeye başlamıştı.

 

Makbule Hanım, 7 Kasım 1921 tarihinde henüz on dokuz yaşında ve daha bir yıllık evliyken eşi Halil Efe ile birlikte Kuvayı Milliye emrinde çete savaşlarına katıldı.

 

Kocası Halil Efe ile Türk çetelerine katılan Gördesli Makbule Hanım, Yunanlılar Sakarya Savaşı’nda bozguna uğrayıp Afyonkarahisar mevzilerine çekildiğinde o yörede Yunan kuvvetleriyle yapılan tüm çatışmalara katıldı.

 

Makbule Hanım, bir baskınında geri çekilen silah arkadaşlarına cesaret vermek için 17 Mart 1922 tarihinde hızla öne atıldı. Akhisar-Sungurlu sınırı üzerinde bulunan Kocayayla’da elinde silah düşmanla en ön safta savaşırken başından vurularak şehit düştü. Henüz 21 yaşındaydı..

 

 

 

NEZAHAT ONBAŞI

 

 

Nezahat Onbaşı (Nezahat Baysel), 1909 yılında Erzurum’da doğdu.

 

Henüz 8 yaşındayken annesi Hidayet Hanım verem hastalığına yakalandı ve vefat etti. Çanakkale Cephesi 70. Alay Komutanı olan babası Hâfız Hâlid Bey, küçük Nezahat’ı bırakacak kimsesi olmadığı için yanında cepheye götürdü ve böylece ilk defa Çanakkale’de savaş ortamını yaşadı. Alayın İzmit’e nakledilmesinin ardından at binme talimlerine katıldı, silah kullanmayı öğrendi. Cephede doğrudan çarpışmalara girdi ve daha 12 yaşında kendisine “onbaşı” rütbesi verildi.

 

Halit Bey, komutasındaki 70. Alay ile birlikte Anadolu’da Milli Mücadele’ye katılma kararı almıştı. Alayı, Kuvayı Milliye bölgesine kaçırıp Mustafa Kemal’in saflarına katıldı. Babasının yanında, Geyve, Sakarya, Gediz, Birinci İnönü, İkinci İnönü savaşları ile Konya İsyanı’nda görev alan Nezahat Onbaşı 1920 yılında ilk kez asker elbisesi giydi. Cephede Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Çerkes Ethem ile tanıştı. İsmet Paşa, Nezahat Onbaşı’ya “kurmay” unvanı verdi.

 

Nezahat Onbaşı’nın kahramanlıkları, Kurtuluş Savaşı devam ederken TBMM’de gündeme geldi. Bursa milletvekili Emin Bey ilk istiklal madalyasının Nezahat Onbaşı’ya verilmesini, İzmit milletvekili Hamdi Namık Bey çeyiz verilmesini ve Tunalı Hilmi Bey paşalık unvanı verilmesini önerdi. Mecliste kabul edilmesine rağmen bu öneriler savaş ortamı nedeniyle unutuldu, hayata geçirilemedi. Nezahat Onbaşı’nın da zaten bu konuda bir girişimi olmadı.

 

Milli Mücadelenin sonuna kadar babasıyla birlikte cephede yer almış, çatışmalara girmiştir. Geyve Savaşı, Konya İsyanı, 1. ve 2. İnönü Savaşları ile Sakarya ve Gediz muharebelerine katılmıştır.

 

Savaştan sonra babası ile birlikte İstanbul’a yerleşti ve Kumkapı’da açılan Jan Dark Enstitüsü’ne girdi. 1931 yılında, daha sonradan Atatürk’ün yaveri olan Yüzbaşı Rıfat ile evlendi. 24 Eylül 1994 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

 

 

 

TAYYAR RAHMİYE

 

 

Osmaniye’nin Kaziyeler Köyü’nden olan Rahmiye Hanım 9.Tümen'in, 1920 Şubat'ında Hasan Beyli civarındaki Fıransız kuvvetleri ile savaşına müfrezesiyle birlikte Rahmiye Hanım da katılmıştır.

 

Bu çarpışmada Fıransızlar'dan seksen tüfek, iki makineli tüfek alınmıştır.

 

Bu sırada şehit düşen ve ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için, gösterilen tereddüde aldırmaksızın ileriye atıldığından kendisine Tayyar (Uçan) Rahmiye lakabı verilmiştir.

 

1920 Temmuz'unda Osmâniye'deki müstahkem Fıransız karargâhına yapılan hücumda arkadaşlarının tereddüdünü gören Rahmiye, "Ben kadın olduğum hâlde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz hâlde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan utanmıyor mısınız? „ diye bağırarak arkadaşlarım hucüma teşvik etmiş, Fıransız karargâhı önünde alnından vurularak şehit düşmüştür.

 

 

 

Burada, kahramanlıklarını sayamadığımız, savaş meydanlarında devleşen; Nene Hatun, Ayşe Hanım, Antepli Yirik Fatma, Hatice Hatun, Nazife Kadın, Tarsuslu Kara Fatma, Şükûfe Nihal, Binbaşı Emire Ayşe, Ayşe Çavuş, Kılavuz Hatice, Bitlis Defterdarının Hanımı ve adını sayamadığımız İstiklal Harbi kahramanı bütün Türk kadınlarının aziz hatıralarını saygı ve minnetle yad ediyoruz…

 

 

 

Okumak İçin Tıklayınız...

 

BÜYÜK TAARRUZ VE MUHTEŞEM ZAFER

 

 

 

Kaynak: Editör: ERKAN BOZKURT
Yorumlar
Haber Yazılımı