Yazı Detayı
06 Nisan 2019 - Cumartesi 21:24
 
İlk Türk Medeniyetlerinden Günümüze Türk Kadınının Sosyal Ve Siyasal Hayattaki Yeri
SUAT ARIK
ariksuat9@gmail.com
 
 

 

 

 

İlk Türk Medeniyetlerinden Günümüze Türk Kadınının Sosyal Ve Siyasal Hayattaki Yeri

 

 

 

  İlk Türk medeniyetlerinde kadının temel nitelikleri; “annelik” ve “kahramanlık” olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk mitolojisinde kadın, yüksek bir mevkidedir. Yaradılış Destanı’na göre kadın, kainatın yaratılışına sebep olan ilham kaynağı olarak görülür. Kadın; at binme, silah kullanma ve savaşabilme gücü ile de ön plana çıkar. Tarih kaynakları Türklerin kutsal ve önem verdikleri hakları, “ana hakkı” olarak adlandırmış ve bunu da “Tanrı Hakkı” ile eşit tutmuşlardır. Türkler, annelik vasfına verdikleri önemden dolayı içinde yaşadıkları ve doğup büyüdükleri toprağa “Ana-vatan” demiştir. Hukuksal olarak öncelik verdiğimiz temel yasalarımıza da “Ana-yasa” demekteyiz. 

 

 

  Tek eşlilik, Türk töresinin vazgeçilmez bir özelliğidir. Her ne kadar istisnaları olsa da, Türklerde tarih boyunca evlilik ve aile çok önemli görüldüğünden aile kurumu sağlam temeller üzerine oturtulmuştur. Orta Asya Türk devletleri; İskitler, Asya Hunları, Göktürkler ve Uygurlar’da Türk kadını önemli hak ve yetkilere sahiptir.  Kadın erkek için güç ve ilham kaynağıdır. Kahramanının yanında savaşan kadın motifi, Dede Korkut hikâyelerinde de önemli bir yer tutar. Ayrıca Türk kültüründe destan kahramanları, iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek ister. Türklerin hem demokrat hem de feminist olduklarını kaydeden Ziya Gökalp, Şamanizm’in kadındaki kutsi kuvvete dayandığını belirtir. Şölenlerde, kinkeşlerde, kurultaylarda, ibadet ve ayinlerde, harp ve sulh meclislerinde, hatun da mutlaka hakanla beraber bulunurdu. Kadınlar hükümdar, kale muhafızı, vali ve sefir olabilirdi.

 

 

  İlk Türk medeniyetleri çağdaşı toplumlarda, Türklerin en yakınındaki kültürlerden birisi olan Çinlilerde doğan çocuk kız ise isim verilmeye değer görülmez ve sayı ile hitap edilirdi. Yakın coğrafyadaki diğer bir topluluk olan Hintlilerde çocuk kız ise evlenene kadar babasının eğer yoksa erkek kardeşlerinin himayesi altındadır. Bu himayeden maksat kızların zayıf karakterli, günaha meyilli ve hayatını tek başına devam ettiremeyecek kadar güçsüz olduğuna inanılmasıdır. Ancak bu konudaki en uç örnek Araplardadır. Araplar için doğan çocuk kız olursa bu bir utanç olarak kabul edilir. Bu yüzden kız çocuklarını diri diri toprağa gömenlere bile rastlanılır. Buradan anlaşılacağı üzere İlk Türk medeniyetlerinin çağdaşı olan topluluklar farklı derecelerde de olsa çocukları arasında cinsiyet ayrımı yapmaktaydılar. Kutadgu Bilig’de Ay-Toldı oğlu Öğdülmiş’e nasihat verirken oğul ve kız kelimelerini yan yana kullanır. “Oğul-kız hakikatte gören gözün nurudur” diyen vezirin sözü ile de cinsiyet ayrımı bilmediklerini gösterir. Ergenlik çağına kadar kız ve erkek çocuklarının bir arada yetiştirilmesi toplumsal değerin en önemli uygulamasıdır.

 

 

  Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Han’ın eşinin karanlık bastığında gökyüzünden inen, aydan ve güneşten parlak bir ışık şeklinde tasvir edilmesi, Göç Destanı’nda Hulin Dağı’ndaki bir ağaca inen mavi bir ışıktan Sungur, Kutur, Tükel, Ur ve Bögü Tigin’in doğması örnekleri kadının semavi, kutsal yönüne işaret eder. Türk mitolojisinde Tanrı Ülgen’e yaratma ilhamını bir kadının vermesi de dikkat çekicidir. Bu ilhamın sahibi Gün Ana, kadınların temsilcisi olarak Tanrı katında erkeklerden daha yüksek bir konumdadır. Ayrıca ulusu koruduğuna inanılan ve kendisine ulus anası denilen Ana Maygıl’ın ruh olduğu düşünülmüştür. Bu örnekler Türk toplumsal hafızasında kadının konumlandırılmasıyla ilgili olarak oldukça değerlidir. Umay simgesi, Türklerin zihinde kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden birisidir.  Diğer yandan Türk mitolojisinde güzellik ilahı olarak kabul edilen Ayzıt toplumsal bilincin yansıması olan erdem, fazilet ve ahlak timsali bir sembol şeklinde tasvir edilirken fiziki özellikleri anılmayan bir motiftir.

 

 

  İlk Türk medeniyetlerinde kadınların sahip olduğu hukuki hakları çağdaşlarından daha ileri olduğu görülür. Evlilik aşamasında kız çocuğu mirastan payını alırdı ve çeyiz malı üzerinde kocasının hiçbir tasarruf hakkı yoktur. Aynı dönemde bırakın miras almayı anne ve çocuklarının baba için çalıştığı Mezopotamya toplumunun ya da kadının mirastan hiçbir hak iddia edemediği Roma hukukunun geçerli olduğu dönemlerde Türklerde evlilik çağı gelen kız, miras payını alarak yuvasını kurmuştur. Bugün bile kız evlatlara mirastan pay verilme hususunda çeşitli engellemeler olduğu düşünülürse o dönemde Türk kadınının ne derecede önemli bir yer edindiği anlaşılmaktadır. Türk kadınının hukuki durumu ile ilgili diğer önemli konu ise boşanma hakkına sahip olmasıdır. Ataerkilliğin yaygın olduğu toplumlarda böyle bir hakka rastlamak mümkün değildir. Hatun unvanı özel bir törenle alınırdı ve devlet idaresinde resmi yetki sahibi olup veliahtlar da genellikle onların oğulları arasından seçilirdi.

 

 

  İlk Türk medeniyetlerinde hükümdar eşleri devlet meselelerinde görüşlerini açıktan beyan ederlerdi. Devlet teşkilatı içerisinde hatun, kağandan sonra gelen en önemli güçtür. En önemli yasama organı olan Meclis (toy) üyesi olan hatunlar hükümdara vekalet edebilir, ordu komutanlığı yapabilirdi. Hatunların hizmetinde görev yapan bakanlar vardır. Kağanın yanında hatunun mezarının bulunması devlet yönetiminde kadının erkeğin yanında olduğunu gösteren delildir.  Türk hatunlarının siyasi konumu ile ilgili olarak örnek Avrupa Hun Hükümdarı Attila’nın eşi Arıkan Hatun’dur. Türk hatunlarının siyaseten geldiği en üst makama İskitlerin hükümdarı Tomris Hatun ve Sabir hükümdarı Boğarık Hatun sahip olmuştur. Öyle ki Türkler ayrıca Tomris Hatun’u “başbuğları olarak görmüşlerdir. Ordu kumandanlığı, zekası ve Pers-İran Hükümdarı Kiros’u yok etmesi onun çok kudretli bir hükümdar olduğunu göstermektedir.

 

 

  VI. yüzyıl başlarında Sabirlerin hükümdarı Belek Han’ın ölümünden sonra oğulları çok küçük olduğu için yerine eşi Boğarık Hatun geçer. Kaynaklar onun çok kudretli ve tedbirli bir kişi olduğunu yazar. Boğarık Hatun aynı zamanda 100.000 kişilik bir ordunun başkumandanı olmuştur. Naiblik, toy üyeliği vb. görevlerinin ötesinde bir insanın siyaseten ulaşabileceği en üst makama gelmiştir. İlk Türk medeniyetlerinde kadınların siyaseten bu kadar yüksek mevkilere yükselmesi annenin aile içindeki yerinden kaynaklanır. Bu bilgilerden anlaşıldığı üzere İlk Türk medeniyetlerinde kadınların önemli bir konuma sahip olduğu görülmektedir. Siyasi bakımdan İskit, Hun, Göktürk, Bulgar ve Sabirler’de kadınlar devletin her kademesinde görev yapabilmeleri çağdaşlarına göre Türk kadının bulunduğu konumun değerine işaret etmektedir.

 

 

  İlk Müslüman Türk devletlerinde hanedanlara mensup kadınlar, özellikle siyasi ve idari hayattaki ağırlıklarını muhafaza etmiştir. Selçuklularda hatunlardan bazıları sarayda sultanın yanında değil, geçici veya devamlı olarak başka bir şehirdeki sarayda kalır ve emrinde yardımcıları bulunurdu. Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde kadınlar, sosyal hayatın içerisinde erkeklerle birlikte etkin bir görüntü çizmişlerdir. Kadının ailede anne olarak yeri her zaman ön planda ve tartışılmaz bir mevkide olmuştur. Kuruluş döneminin en önemli teşkilatlarından biri olan Bacıyan-ı Rum teşkilatıdır ki bu teşkilat içerisine dahil olan kadınlar, iskan faaliyetlerinde de bulunmuşlardır. Türk tarihinde ve kültüründe Türk kadını; hem toplum hem de devlet yönetiminde önemli bir değere sahiptir.

 

 

 

  1400’lü yıllardan itibaren kadının konumu olumsuz yönde değişimlere uğramıştır. Sarayda Valide Sultan olarak padişah ve diğer yöneticiler üzerinde etkin olmasına rağmen, Osmanlı toplumu içerisinde siyasal olarak konumu sabittir. Osmanlı Devletinde kadının aile çevresi dışında tahsil ve meslek hayatının olmadığı; kadınlar için tahsilin ancak dini konularda bilgi sahibi olmaktan başka bir anlam ifade etmediği bilinmektedir. Osmanlılarda yüksek tabakalar arasında edebiyat musiki ve resim dersi alan kadınlar olmasına rağmen bu onların sosyal ve siyasal hayattaki statüsünü arttıran hususlar değil, kişisel zevk ve boş zaman değerlendirmek için yapılan bir uğraş niteliğindedir. Tanzimat döneminde kadınların büyük bir bölümü tarımda çalışırken, büyük kentlerde çok az sayıda bir kadın gurubu öğrenim olanaklarından yararlanabilmekteydi. İşçi kadınlarda fabrikalarda çok düşük ücret karşılığında çalışmaktaydı. Evlenme ve boşanma konularında şeriat hükümleri geçerliydi. Kentli seçkin kadın kesiminin örgütlenme çabası olmasına karşın, Batılı kadınların yürürlükteki eşit haklar mücadelesine benzer bir mücadeleyi dini etkenler, baskılar nedeniyle sürdürememiş ve kadınlar sorunlarını çözümünü yöneticilerden beklemek zorunda kalmışlardır.

 

 

  Sosyal ve siyasal hayatı şeriat kuralları ile düzenlenen Osmanlılarda, Türk kadının sosyal ve siyasal hakları hükmündedir. Siyasal ve sosyal hayatta etkisi olmayan Türk kadınlarının haklarına kavuşmaları için ilk adım, Tanzimat döneminde Türk milliyetçisi aydınlar tarafından atılmıştır. Özellikle Milli duyguları yüksek, Türk edebiyatçılarının ve aydınlarının kadının mevcut toplumsal statüsünü eleştirmeleri kadınlar için beklenen olumlu sonuçların ilk adımları olmuştur. Osmanlı’da batılılaşma hareketleriyle birlikte kadın konusu bir sorunlar alanı olarak ortaya çıkmış ve kadın imgesi batılılaşmanın bir ölçütü kabul edilmiştir. Kadın, sosyal hayatın önemli ve vazgeçilmez bir parçası olduğuna göre toplumsal yapı içindeki yeri, sosyal evrimi, mevcut sistem ile siyasal yapının diğer parçalarından ve bütününden ayrı düşünülemezdi. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar genel yapı ve sistemi yenileme çabaları sonucunda elde edilen başarı ve uğranılan başarısızlıklar, kadın konusunda da aynı derecede geçerliliğini korumaktadır. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar yapılanlar olumsuz durumlar fazla olsa da Cumhuriyet dönemi için önemli bir tecrübe olmuştur. Dolayısıyla kadın sorununun tarihsel sürecini, sosyal ve siyasal yapıyı doğru okuyarak değerlendirmek gerekir. 1856 yılında kadınların köle ve cariye olarak alınıp satılması yasaklandığı halde bu durumun 1900’lü yıllara kadar devam etmesi ayrı bir tezat olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

 

  Birinci Dünya Savaşı’nın, Avrupa’daki kadın örgütlenmelerine kazandırdığı ivme, Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’yla görülmüş ve kadınların örgütlenmelerinde görünür bir yükseliş olmuştur.

 

 

  Türk kadınlarının, sosyal ve siyasal haklarını kazanmaları Cumhuriyet dönemiyle Türk aydınları ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün üstün çabalarıyla gerçekleşmiştir. Kadınlar siyasal haklarına 1930’da Belediye seçimlerine, 1932’de Muhtarlık seçimlerine ve 1934’te Milletvekili seçimlere katılma haklarının tanınmasıyla kavuşmuşlardır. Bu haklar Cumhuriyet kadrolarının modernleşme hedefleri ve kadının Türk Töresi bağlamında haklarının korunmasını amaçlanmıştır. Türk kadınlarına siyasal haklarının tanınması Cumhuriyet döneminde yürütülen modernleşme politikaları içinde büyük “simgesel ve stratejik” önem taşır. Cumhuriyet dönemiyle birlikte, laik-ulus devletin kurulma sürecinde Cumhuriyet ideolojisini kurgulayan kadrolar reformlarında “cinsiyetsizleştirme” ve “yeniden cinsiyetleştirme” projesini yürütmeleri de Türk kadınının çok önemli kazanımlara sahip olmasını sağlamıştır.

 

 

  Cumhuriyet döneminde kadın örgütlenmesi açısından yaşanan en önemli gelişme Kadınlar Halk Fırkası’nın kurulması olmuştur. Cumhuriyet döneminde kadınların siyasal mücadelelerinin ilk örgütlü ifadesi sayılabilecek olan Kadınlar Halk Fırkası sonradan Kadınlar Birliği adını almıştır. Kadınlar Birliği, 1924-1927 yılları arasında siyasal haklar konusunda önemli bir gündem yaratmışlardır. Özellikle Kadınlar Birliği başkanı Nezihe Muhittin, Kadınlar Birliği’ne yönelik olarak oluşan muhalefette başrolü oynamıştır. Kadınlar Birliği açısından dönüm noktası 1927 yılında yaşanmıştır. Bu dönemde Kadınlar Birliği’nin etkinlikleri doruğa çıkmıştır. 1927 seçimlerinde Kadınlar Birliği tarafından milletvekili adayı gösterileceği haberi basında büyük bir yankı uyandırmış ancak bu gelişmeler Kadınlar Birliği açısından olumsuz etkileri de beraberinde getirmiştir.

 

 

  Sonuçta Birlik bünyesinde, özellikle Nezihe Muhittin tarafından yürütülen siyasal mücadelelere karşı büyük tepki oluşmasını beraberinde getirmiştir. Süreç Nezihe Muhittin’in Kadınlar Birliği’nden tasfiyesi ile sonuçlanmıştır. Kadınlar Birliği’nin 1927 yılında yaşadığı dönüşüm, Nezihe Muhittin ve ona muhalif olan Kadınlar Birliği üyeleri arasındaki görüş farklılıklarıdır. Bu farklılıklar 1930 Belediye Seçimleri döneminde daha belirgin hale gelmiştir. Nezihe Muhittin’in Kadınlar Birliği’nden tasfiyesiyle özellikle 1925 ve 1927 yılları arası Kadınlar Birliği’nde yaşanan hareketlilik, 1928 yılında tamamen durmuştur. Kadınlar Birliği’nin basında tekrar yer alması; 1929 yılında ve 1930 yılında Belediye Kanunu’nda yapılan değişiklikle kadınlara belediye meclislerinde seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle başlamıştır. Bu dönemde uzun süredir sessizliğini koruyan Nezihe Muhittin Hanım’ın da özellikle, Kadınlar Birliği’ne muhalif bir şekilde yeniden ortaya çıktığı görülmüştür. Ancak dikkat edilmesi gereken en önemli nokta Kadınlar Birliği’nin kadınlara tanınan bu hakkı algılayış biçimi ile özelikle Nezihe Muhittin ve eski Kadınlar Birliği üyelerinin kadınlara tanınan hakkı algılayış biçimlerindeki farklılıktır. Nezihe Muhittin ve eski Kadınlar Birliği üyeleri kadın haklarını, Türk kadınının bağımsızlık mücadelesi ve uluslararası kadın hareketi bağlamında ele alırken, Kadınlar Birliği üyeleri basına yapmış oldukları açıklamalarda bazı kadınlar konuyu “kadınlık fonksiyonlarının” yeni bir boyutu olarak nitelendirmişlerdir.

 

 

  1929 Nisan ayından itibaren Dahiliye Müfettişi Hilmi Bey tarafından kadınlara belediye seçimlerine katılma haklarının verileceğinin açıklanmasıyla birlikte, hem Kadınlar Birliği’nde hem de kadınlar arasında hareketlenmeler yaşanmaya başlanmıştır. Yunus Nadi Bey’in “Kadınların İntihap Hakkı” başlıklı makalesinde, Cumhuriyet dönemiyle birlikte kadınların yüzlerce yıldır süren esaretlerinden kurtarıldığını ve artık Türk kadınının da seçkin bir birey haline geldiğini yazmıştır. 1929 yılında meydana gelen diğer bir olay da, Berlin’de toplanan Uluslararası Kadın Kongresine Efzayiş Suat Hanım’ın katılması olmuştur. Kongreye katılmadan önce gazetelere açıklama yapan Efzayiş Suat, kongrede görüşülecek konular hakkında bazı açıklamalar yapmış ve diğer ülkelerin belediye üyesi olan kadınlarıyla, belediyecilik hakkında görüşmeler yapacağını açıklamıştır. Ancak, kadınlar arasındaki görüş farklılıkları bu kongre konusunda da ortaya çıkmıştır.

 

 

  Nezihe Muhittin Hanım, kongreye Efzayiş Hanım’ın katılmasına büyük bir tepki göstermiştir. Nezihe Muhittin Hanım, Türk kadınını kongrede temsil edecek kişinin “Kadın Birliği” tarafından seçilemeyeceğini, çünkü İstanbul’da bir kadın birliğinin olmadığını savunmuştur. Efzayiş Suat Hanım’ın Berlin’den dönmesinin ardından basında kadınlarla ilgili yeni bir tartışma konusu başlar. Daha önce 1927 yılının Temmuz ayında yaşanan ‘kadın polis’ konusu bir kez daha gündeme gelir. Efzayiş Hanım, kongrede ele alınmış olan konuları açıklamak için Darülfünun salonunda verdiği konferansta genel olarak kongreyle ilgili konuları açıkladıktan sonra kadınların polislik yapabilmesi için, İstanbul vilayetine müracaatta bulunduklarını ve henüz bir cevap alamadıklarını açıklamıştır. Efzayiş Hanım artık polislik anlayışının değişmiş olduğunu ve sadece kadınların işlediği suçlarla ilgilenmek üzere kadın polis teşkilatının açılması gerekliliğini savunmuştur.

 

 

 

  1929 yılının son aylarından itibaren, Kadınlar Birliği’nde seçim çalışmaları başlar. Tasarıda kadınların seçimlere katılmalarının yanında, belediye meclisleri için seçilebilme haklarının da tanınacağının belli olmasıyla; Kadınlar Birliği’nde hareketlenmeler hızlanır. 20 Mart 1930’da Belediye Kanunu’nun mecliste görüşülmeye başlanmasıyla birlikte, gerek basında gerekse Kadınlar Birliği içinde hareketlenmeler daha da hızlanmıştır. 22 Mart 1930, 24 Mart 1930, 29 Mart 1930 ve 31 Mart 1930 günlerinde kanun mecliste görüşülür ve 4 Nisan 1930 günü kabul edilir.  Kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakları, kanunun 23 ve 24. maddelerinin (a) fıkrasında yer alan “Türk olmak” hükmüne bağlı olarak tanınır. Burada görüldüğü gibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurguladıkları Cumhuriyet ideolojisinin Türkçü ilkelerini ve Türklük Şuurunu esas aldıklarının göstergesidir. Yine kadınlara verilen hak, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 10 ve 11 maddelerindeki “müntehipler mebus intihabına münhasır olmakla beraber Türk hukuku ammesi faslındaki 59. Madde gereğince Türkler arasındaki musavatsızlık sınıfı aile ve fert imtiyazları mülga ve memnudur” ibaresi ile tanınan hakkın anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiştir.

 

 

  Belediye Kanunu’nun Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından onaylandığı gün Taksim’de, Türk Kadınlarının Atatürk’e teşekkürlerini sunması için bir gösteri yapılması kararı alınmıştır. Aynı gün İzmir ve Ankara’daki kadınlarında teşekkür gösterisi yapacakları belirtilmiştir. Belediye Kanunu’nun kabulünün ardından, Atatürk’ün teşvikleriyle Afet İnan Hanım Halk Fırkasının ilk kadın üyesi olur. Afet İnan Hanım’ın fırkaya kaydından sonra kadınlar kayıt işlemleri için fırkaya müracaat etmeye başlar. İstanbul’da kadınların fırkaya kayıtları 7 Nisan 1930 tarihinden itibaren başlar. İstanbul’da ilk kadın üye olarak Resmiye Hakkı Şinasi Hanım’ın kaydı yapılır. Bu süreçte Türk kadını Türkiye Cumhuriyeti siyasal hayatına büyük bir adım atmış olur.

 

 

  5 Aralık 1934 tarihinde Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin en önemlilerinden biri gerçekleşir: Kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkı TBMM’de kabul edilir. Böylece Türk kadını seçilme hakkına sahip olmuştur. Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk, çok sayıda Avrupa ülkesinden daha önce bu demokratik hakkın verilmesini sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti; Fransa, İtalya, Hırvatistan, Slovenya’dan 11, Romanya’dan 12, Bulgaristan’dan 13, Belçika’dan 14, Yunanistan’dan 15, İsviçre’den ise 36 yıl önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti 85 yıl önce kadınlara milletvekili seçme ve milletvekili olma hakkını çok sayıda Avrupa ülkesinden önce vermesi, Türk kadınlarına verilen değerin önemi açısından Cumhuriyet kadrolarının büyük başarısıdır.

 

  Türk kadınlarına milletvekili seçme ve milletvekili olma hakkının tanınmasının ardından ilk kez oy kullandığı ve aday olabildiği TBMM V. Dönem seçimleri 8 Şubat 1935’te yapılmıştır. 17 kadın milletvekili ilk kez seçilerek TBMM’ye girmiştir. Ara seçimlerde bu sayı 18’e ulaşır. Böylece kadın vekillerin oranı 400 vekilin bulunduğu TBMM'de tüm milletvekilleri içinde yüzde 4,5 olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti o dönemlerde parlamentodaki kadın milletvekili sayısı oranıyla dünyada ikinci sırada yer almıştır.

 

 

  Ülkemiz o dönemlerde parlamentolarda temsil oranı ile dünyada ikinci sırada yer alırken bugün dünya ülkeleri arasında ilk 100’de dahi yer almamaktadır. Son dönemlere bakacak olursak, 7 Haziran 2015 seçimlerinde Meclis'e 98 kadın milletvekili girmiş ve kadınlar Meclis çatısında yüzde 17,8 oranında temsil edilmiştir. 1 Kasım 2015 seçimlerinde ise Meclis'e girebilen kadın sayısı 81 ile oran yüzde 14,5'e gerilemiştir. 2017 Siyasette Kadın Raporu'na göre Türkiye, mecliste kadın vekil oranıyla 186 ülke arasında 132. sırada yer almıştır. 24 Haziran 2018 seçimleriyle bu oran 17,48'e yükselmiş olsa da kadın ve erkeğin eşit temsili açısından yeterli oran yakalanamamıştır. Vekil sayısı 600'e çıkarken kadın vekil sayısı da ancak 104 olmuş ve bu oranla, parlamentoda kadın temsilinde ülkemiz 186 ülke arasında 118. Sırada yer almıştır.

 

 

  Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kadın-erkek eşitliği sağlamak için o dönemde çağdaşlarına göre Türk kadınını siyasal haklarına çok önce kavuşturmuştu. Ulusal Egemenlik ilkesi doğrultusunda Türk kadını için gerçekleştirdiği diğer bir düzenleme ise aksaklıkları olan ve ihtiyaçları karşılamayan Mecelle yerine yeni Medeni Kanunun TBMM’de onaylanmasıdır. Kadın-erkek eşitliği, nikah mecburiyeti, tek eşle evlilik, kadınlara boşanma hakkının verilmesi, kadının istediği mesleği seçmesi, kadının mirasta eşit olması, kadının mahkemelerde eşit derecede şahit olması gibi hakları tanıyan 17 Şubat 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu’nun TBMM’de görüşülerek kabul edilmesi ile Türk kadını sosyal hayatın içinde aktif olarak yer almaya başlamıştır.

 

 

  Hep söyleriz; Fransa, İtalya, İsviçre gibi çok sayıda batılı ülkelerden bile önce seçme ve seçilme hakkını Türk kadını elde etmiş deriz! Türk kadını süreç içinde bazı haklar peşinde koşmuş olsa da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlamış olduğu bu kadar özgürlükçü haklara sahip olabileceğini Türk kadını hayal dahi edememiştir. Bu hakların verilmesi için, kadınlar ‘’Ben bu hakları istiyorum!’’ dediği için değil bizzat Gazi Mustafa kemal Atatürk, Türk kadınlarının sosyal ve siyasal haklarını bu alanlarda sınırlı olmasını isteyen kesimlere rağmen verilmesini sağlamıştır.

 

 

  Türkiye Cumhuriyeti, tıpkı Ebedi Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu kadroların hedefleri doğrultusunda ilerlemeyi tam olarak rehber edindiğinde “Kadim Türk Devlet Töresine” sahip çıktığında Türk kadını geçmişte olduğu gibi layık olduğu yeri sağlamlaştırarak ilerleyecektir.

 

 

‘’Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.’’

 

Uluğ Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

 

 

***

 

SUAT ARIK

 

 

Suat Arık Yazıları Atatürkçü Medya’da…

 
Etiketler: İlk, Türk, Medeniyetlerinden, Günümüze, Türk, Kadınının, Sosyal, Ve, Siyasal, Hayattaki, Yeri,
Yorumlar
Haber Yazılımı