Yazı Detayı
15 Temmuz 2019 - Pazartesi 15:36 Bu yazı 442 kez okundu
 
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA ÇÖKÜŞÜN İÇ NEDENLERİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ
SUAT ARIK
ariksuat9@gmail.com
 
 

 

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA ÇÖKÜŞÜN İÇ NEDENLERİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ

 

 

 

18. yüzyıla gelindiğinde, geniş Osmanlı coğrafyasında çok önemli iç problemler yaşanmaktaydı. Devlet kademelerinde bulunduğu mevkiden daha üstünü isteyen kişilerin artması ve yetkin olmayanların yüksek makamlara çıkarılmaları önemli sorunlardandı. Din ve devletin dayanağı olan halk düzeninin bozulması, yeterli bilgiye sahip olmayan okuma yazma dahi doğru dürüst bilmeyenlerin ilim yoluna sokulması, vezir çocuklarına babalarının görevde olduğu dönemlerde beylerbeyi gibi makamlar verilmesi sık rastlanılan olumsuz durumlardı. 

 

Dirlik sistemi yani toprak sisteminin bozulması yüzünden tarım faaliyetlerinin aksaması ve devletin vergi kaybına uğraması, tımar ve zeametlerin vezirlerin, beylerbeylerinin, sancak beylerinin kendi adam ve akrabalarına verilmesi, sipahi ve zaimlerin zayıflatılması gibi olumsuzlukların giderilmemesi sorunlar yumağı olmuştu. Yine Ekonomi ve paranın değeri ile ilgili durumlara dikkat edilmemesi önemli sorunlar arasında yerini almıştı.

 

Kadıların gelişigüzel yetkin olmayanlar arasından seçilmesi ve bunun sonucu olarak taşrada halka zulüm yapan kadıların artması, vezirlere ve beylere duyulan saygının kaybolması, toplumda para ve mal edinme hırsının artması, rüşvetler yüzünden yabancıların tımarları ele geçirmeye başlaması ile gerçek hak sahiplerinin mağdur olması görülen olumsuz durumlardı. Bu durum zamanla daha da bozulmuş mansıplar, istihkak ve meratibe göre değil rüşvetle verilmeye başlanmıştı. Tımar sistemindeki bozulma, dirlik sahiplerinin sefer yerine başka işlerde kullanılması ve başı buyrukluk had safhadaydı.

 

Seyyid ve Şerif gibi yüksek makamlara Seyyidlik ve Şeriflikle ilgisi olmayan pek çok kişinin vergi vermemek için başlarına yeşil sarık sarmaları, vilayet kâtiplerinin bunları Seyyid olarak kaydetmeleri, sipahilere haksızlık yapılması toplumsal çürümeye yol açmaktaydı. 

 

Rüşvetin önlenmesi, hazine gelirlerinin peşkeş çekilmesinin önüne geçilmesi ve ülke işlerinin adalet ile yapılması gerektiği o dönem yazılan lahiyalarda padişahlara ve vezir-i azamlara sunulan tavsiyelerdendi. Halkın ve ülkenin meselelerinin liyakat sahibi kişilere verilmesi gerektiği, yöneticilerin halka üstten perdeden bakma sorunu ve yetkin kişilerin yöneticiler tarafından dışlanması yine sunulan lahiyalarda belirtilmekteydi. 

 

Askeri olarak ihmaller had safhadaydı. Ümera ve Seraskerlerin sıradanlaşması, rüşvet ve kadınlara rağbet gösterip görevlerini ihmal etmeleri, rüşvet verenlerin istekleri doğrultusunda görevlerini kötüye kullanmaları, orduda modern silahların benimsenmemesi yine önemli sorunlar arasındaydı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarındaki dinamizmini sürdürememesi buna bağlı olarak Osmanlı ordusunun gelişen Avrupa orduları karşısında yetersiz kalmasına neden olmuştu. Avrupa orduları ateşli silahlarla donatılırken Osmanlı Devleti’nin iç sorunlar nedeniyle gerekli duyarlılığı gösterememişti. 19. yüzyılda dışarıdan modern silah alma çabalarının da sonuçsuz kalması ve savaşlarda yenilgiler orduda moral çöküntüsü yaratmaktaydı. Ordudaki çöküntünün tedbir alınarak giderilememesi ve ordu teşkilatında gerekli ıslahatların yapılamaması önemli sorunların başında gelmekteydi.

 

17. Yüzyılda, bozulan devlet düzenin önemli sebepleri arasında yer alan Celali İsyanları sonucu neredeyse doksan bin Türk katledilmişti. Bu isyanlar, Kuyucu Murat Paşa tarafından bastırılmış ve devlet düzeni yeniden tesis edilmiş olsa da Paşa’nın ölümünden sonra yeniçeriler yenden itaatsizliğe başlamıştı. Ve hatta Padişah Genç Osman’ın çöküşe giden yolu görmesi ile yapmak istediklerini ve yenilikçi fikirlerini dile getirmesi dahi O’nun yeniçeriler ve dini kisvesi altına girmiş işbirlikçiler tarafından katledilmesine neden olmuştu. Sonraki dönemlerde Yeniçeri Ocağı ıslah edilmeye çalışılmış ve III. Selim döneminde Nizam-ı Cedid’i kurabilmiş olsa da bunu kendi canıyla ödemişti. 

 

Bu arada yönetimde vezir sayısının arttırılması ile hazineden milyonlarca akçenin heba edilmesi, kanunlara aykırı mülk kullanım tahsisleri de görülen bozulmalardandı. Hak etmeyenlere tahsis edilen mülklerde inşa faaliyetlerini diledikleri gibi gelişigüzel yapmaları ve gelirlerini kendilerine yakın gördükleri vakıflara tahsis etmeleri önemli sorunlar arasındaydı. Bu durum; halk yararı, adalet sistemi ve hazineye zarar vermekteydi. Tımar ve zeamete verilmesi gereken yerlerin yandaş ve rüşvet verenlere mülk olarak verilmesi ve ardından vakıf yapılması tımarlı sipahilerin sayısının azalmasına sebep olmaktaydı. Zaten bozulmaya başlayan ekonomi için bu haksızlıklar katlanarak devam etmekteydi.

 

Başlangıçta Fransa’ya daha sonra diğer Avrupa devletlerine verilen kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti iç pazarında olumsuz etkiler göstermekteydi. Batıdaki sanayii inkılabının Osmanlı Devleti’nde gerçekleştirilememesi, sanayii ürünlerinin yerli Osmanlı el sanatlarını ezmesi ve eritmesi önemli sorunlardandı. Artan askeri giderler, dışarıdan alınan dış borçların ödenememesi sonucunda kurulan Duyunu Umumiye Teşkilatı’nın iç pazara olumsuz etkileri de çok fazlaydı. 

 

Artan rüşvet ve su istimal olaylarını devlet adamlarının çözememeleri, ekonomiyi yönlendirecek insan unsurunun yetiştirilmemesi çöküşe götüren nedenlerdendi. “Coğrafi Keşifler” sonucu dünya ticaret yollarının değişmesi ve Osmanlı Devleti’nin daha önce elinde tuttuğu ticari avantajları kaybetmesi Osmanlı ekonomisine yine büyük darbe vurmuştu. 19. yüzyılda adaletin yerini rüşvet, adam kayırma ve menfaat almıştı. Adalet sisteminin çökmesi hukukun üstünlüğü anlayışının yıkılması Osmanlı Devleti’ni hızla çöküşün eşiğine getirmiş, halkın adalete ve dolayısıyla devlete karşı olan güvenini zayıflatmıştı.

 

İlmiye Teşkilatı 18. yüzyılda ve 19. yüzyıla gelindiğinde çok farklı bir durum almıştı. Dönemin şartlarına göre Avrupa’daki ilmi gelişmeleri takip edemediği gibi pozitif bilimler lüzumsuz ve faydasız görülerek medreselerden çıkarılmış ve sadece dini ilimler verilmeye başlanmıştı. Halkın eğitimine önem verilmemesi, eğitim kurumlarının yetersizliği ve medreselerin eğitimi ağırlıklı olarak pozitif bilimler yerine din eksenli olarak yapması toplumun geri kalmasına sebep olmuştu.

 

16.ve 17. yüzyılda eğitim çalışmalarını teşvik etmek amaçlı olarak oluşturulan “beşik ulemalığı” daha sonra istismar edilmiş ve gerekli eğitimi almadan bu payeyi alan bilim adamları türemişti. Zamanla bu kişilerden dolayı medrese, ilimle uğraşmayan, siyasetle uğraşan bir yapıya dönüşmüştü. Bu durum medreseye hem itibarını hem de özerkliğini kaybettirmiş, medreseleri siyasetin emrine sokmuştu. Müderrisler yani ulema sınıfı, maddi ve siyasi menfaatler elde etmek için medreseyi vasıta olarak kullanmaktaydı. İlmi payeler kayırma ve rüşvetlerle elde edilmeye başlanmış ve eski yapısını kaybeden medrese, kendisiyle birlikte devleti ve toplumu da çöküşe sürüklemişti.

 

II. Mahmud döneminde eğitimle ilgili reformlar yapılmaya çalışılmışsa da bu reformlar medresenin dışında gerçekleşmişti. Bu durum da eğitimde birliği bozmuştu. Bir taraftan medreseler eğitim faaliyetlerine devam ederken diğer taraftan batı tarzında eğitim veren başka okullar eğitimini sürdürmeye başlamıştı. Zamanla medrese-mektep çatışmaları ortaya çıkmış ve toplumda bölünmelere neden olmuştu. Yapılması gereken medreselerin modern eğitim kurumlarına dönüştürülmesi hedefi gerçekleştirilememişti.

 

Yukarıda bahsetmiş olduğum sorunlar dışında, Osmanlı Devleti’nin Asr-ı Saadet’e dönme fikrini benimseyen aşırı şeriatçıların muhalefeti, Fatih Sultan Mehmet Han-Kanuni Sultan Süleyman devrinin usullerine dönmeyi arzulayan muhafazakârların muhalefeti ıslahatların önünde büyük engeldi. 1789 Fransız İhtilali’nin etkileri ile yükselen Milliyetçilik akımı ile Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopmak isteyen gayrimüslimlerin ve gayri Türklerin ayaklanması büyük sorunlar arasındaydı. Liberal Türk aydınları olan Tanzimatçılar, Yeni Osmanlılar, Genç Türkler muhalefeti zaten bu çürüme ve çöküşe götüren bozulmaların giderilmesi için ortaya çıkmıştı.

 

Osmanlı İmparatorluğu, zamanla biriken bu zor ve karmaşık durumdan çıkaracak ekonomik, teknolojik, siyasi ve askeri güce de sahip değildi. Bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti’nin vazgeçemeyeceği ve terk edemeyeceği maddi ve manevi hususlar da vardı. İslam devleti olarak şeriattan, Türk devleti olarak Türklükten, imparatorluk topraklarından, Osmanlı hanedanı olarak saltanattan vazgeçme niyetinde değildi. Ancak modernleşmek isteyen toplum olarak da Avrupa’nın teknolojisini ve fikirlerini yok sayamazdı. Osmanlı devlet adamları iç politikada hem muhafazakâr hem yenilikçi; dışta ise büyük devletlerarası mevcut rekabetlerden yararlanarak dengeci-tavizci-teslimiyetçi bir politika benimseyerek ayakta kalmaya çalışmış olsa da başarılı olamamıştı. 

 

1908’den sonra çok partili dönem başlamış, Türk mebuslar hariç, diğerleri Osmanlı Devleti’ni bırakarak kendi milletleri lehine faaliyet göstermeye başlamıştı. Bunun üzerine İttihat-Terakki Fırkası ve hükümetleri Osmanlıcılık ve İslamcılık politikalarının yanına Türkçülüğü ekleyerek, Türkçülük yapmaya başlamışlardı. Lakin İttihatçılar da Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük arasında bocalama yaşamışlardı. Bu çıkmaz içinde I. Dünya Savaşı’nda tam bir ayrışma olmuş, gayri Müslimler ve gayri Türkler Osmanlılıktan ve Osmanlıcılıktan vazgeçerek İtilâf Devletleriyle işbirliği yapmış ve 1918’den itibaren Osmanlı Devleti’nden kopmuşlardı. Türkler de, 1919’dan itibaren Mustafa Kemal önderliğinde verdiği Millî Mücadele’yle istiklalini kazanarak ve 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştu.

 

Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmak, güçlendirmek ve modernleştirmek için ıslahat-reform-yenileşme, Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet adı altında iyi niyetle yapılanlar Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkılmaktan kurtaramamış, dolayısıyla da hedeflerine ulaştıramamıştı. Yapılan reform veya yenilik hareketleri Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne engel olamasa da, Türk milletinin uyanmasına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına zemin hazırladığı ve yardımcı olduğunu da unutmamak gerekir.

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kendisine inanan Türk milleti ile birlikte Milli Mücadele’yi kazanarak işgale uğramış ve çökmüş Osmanlı devletini kurtarmıştı. Dünyaya örnek liderliği ile Bozulan devlet düzenini, adalet, eğitim, ekonomi ve ordu sistemini yeniden kurmuş, sanayi ve tarım politikalarını dönemin şartlarına ve gelecek yüzyıllara uygun olacak şekilde modern Türkiye Cumhuriyet’ini kurarak yeniden tesis etmişti. 

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu’nun iki yüzyılda gerçekleştiremediği ıslahatları kararlı adımlarla on beş yılda gerçekleştirerek Yeni Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız, hür ve güçlü bir devlet olarak bırakmış ve 10 Kasım 1938’de ebedi istirahate çekilmişti.

 

Ebedi Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken ve kurduktan sonra gerçekleştirdiği reformlarla, kalkınma hamleleri ve yürüttüğü politikalarla dünyanın saygı duyduğu Yeni Türk Devleti’ni küllerinden ortaya çıkarmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşe götüren iç nedenler ve yaklaşık iki yüzyıllık süreci tahlil ettiğimizde, bahsetmiş olduğumuz çöküşe sürükleyen nedenleri bugünden görüp tedbir almak gerekmez mi? Devletlerin çöküş veya yükselişleri uzun süreçler alır. Günlük politikalar devletlerin ömürlerini kısaltan ve dışa bağımlılıklarına zemin hazırlayan aldatmacalardan başka bir şey değildir. 

 

Öyle ise; 

 

* Türk milletinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenlerin özellikle bunları görmesi, köhneleşmiş kısır siyasetleri bir yana bırakıp bozulmaya başlamış ekonomi sistemini ve kurumlarını düzeltmesi gerekmez mi? 

 

* Nitelikli insan kaynağı yetiştirmede, adalette, ekonomide, tarımda, sanayide ve teknoloji üretme alanlarında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bütüncül Kalkınma Stratejisi” örnek alınarak dışa bağımlılıktan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarılması, Türk milletinin refaha ve huzura ulaştıracak reformların yapılması, adalet ve liyakat sisteminin tesis edilmesi için gerekli tedbirlerin alınması gerekmez mi?

 

Türkiye Cumhuriyeti, bugün bütün kurumlarıyla ortak hareketle toplumsal birlikteliği sağlayarak kalkınma seferberliği yürütmek zorundadır. Ateş çemberi içerisinde olan Ortadoğu coğrafyasında ayakta kalabilmenin tek yolunun Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirmiş olduğu kalkınma hamleleri, politikaları ve fikirleri olduğunu herkes görmeli ve bu şekilde ancak güçlü, adaletli bir devlet olarak ayakta kalınabileceğinin farkına varmalıdır. Devletlerin temeli adalettir.

 

Bu bağlamda yürütme organları ve yasama organı Türkiye Büyük Millet Meclisi; Türk milletini siyasetin kısır tartışmaları içerisinden kurtararak öncelikle her alanda adaleti ve liyakati tesis edecek adımlar atılmasını sağlayacak düzenlemeler yapmalıdır. Ve Türkiye Cumhuriyeti, üretime dayalı politikalarla uygulamalar gerçekleştirerek dünyanın “ilk on” ekonomisi arasına girme hedefine odaklanmalıdır.

 

Yüce Türk Milletinin Yolu Açık Olsun.

 

“Ulusumuzun ereği, ulusumuzun ülküsü, bugünkü ileri dünya içinde, tam anlamıyla uygar bir toplum olmaktır. Bilirsiniz ki dünyada bir ulusun varlığı, değeri, özgürlüğü ve bağımsızlığı eskiden yaptığı ve ileride yapacağı uygar eserlerle orantılıdır. Uygarca başarılar sağlamak yeteneğinden yoksun uluslar, özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını er geç yitirmek durumundadırlar. İnsanlık tarihi, baştanbaşa, bu söylediğimi kanıtlamaktadır.”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

 

 

 

Suat Arık Yazıları Atatürkçü Medya'da...

 
Etiketler: OSMANLI, İMPARATORLUĞU’NDA, ÇÖKÜŞÜN, İÇ, NEDENLERİ, VE, TÜRKİYE, CUMHURİYETİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı