Yazı Detayı
28 Nisan 2018 - Cumartesi 22:34
 
SAMİLERİN - ARAPLARIN ESKİÇAĞ TARİHİNİ ANLATMAYA DEVAM EDERKEN, ESKİÇAĞ'DAN BU GÜNE TÜRKLERDE KİMLİK KAYBININ VE ARAPLAŞTIRMA İHANETİNİN TEMELLERİNE İNİYORUZ…
TANER ÜNAL
Tarihçi-Yazar
 
 

SAMİLERİN - ARAPLARIN ESKİÇAĞ TARİHİNİ ANLATMAYA DEVAM EDERKEN, ESKİÇAĞ'DAN BU GÜNE TÜRKLERDE KİMLİK KAYBININ VE ARAPLAŞTIRMA İHANETİNİN TEMELLERİNE İNİYORUZ…

 

 

Değerli Arkadaşlarım,


Türk Milleti olarak maruz kaldığımız Araplaştırma/ Mankurtlaştırma operasyonunun köklerine inmek amacıyla bir önceki paylaşımımız da "Samiler" konusuna giriş yapmıştık. Bu gün Ön Asya ve Mezopotamya tarihinin eski çağlarında bir gezinti yapacak bir yandan sözde Batılı ve gayrı milli bilim adamlarımızın iddialarına cevap verirken diğer taraftan İlk çağ Türk boy, budun ve devletlerinde Samileşme (Bu günkü adıyla Araplaşma) ve kimlik kaybının nasıl gerçekleştiğini ibretle izleyeceğiz.

 

 

Sevgili Okurlar,

 

Bir önceki paylaşımımızda kaldığımız yerden devam edelim. Elamların Kalde’yi, Gutilerin Sümer Yurdunu istila etmeleriyle Mezopotamya yeniden Asyatik Türk kavimleri ile doldu taştı. Akad’ların dağılmalarıyla Sami kabilelerden bir kısmı kuzeye doğru çekilmek zorunda kaldı. Bunlar o zamanlar “Subartu” bölgesi denilen Türk kavimlerin yoğun bulunduğu Yukarı Mezopotamya’ya yayıldılar. Buralarda, Türk kavmi Subari boyları ile karşılaştılar. Türklerin müsamahakar davranması neticesinde Türk’lere ait Asur, Ninova gibi sitelere yerleşmeye başladılar. Sami kabilelerle Orta Asyalı Subari boylarının evlilik yoluyla karışmaları neticesinde tarihte Asur’lular adı verilen kavim devletten bir önceki ön Asur’lular ortaya çıktı Türk kavimlerinin yoğunlukta olduğu halde Batı’lı sözde bilim adamları tarafından maksatlı olarak Sami olarak nitelenen Asurlular M.Ö. 2000 yıllarında Anadolu’ya yayılarak çeşitli Orta-Anadolu şehirlerinde ticaret kolonileri oluşturdular.

 

Bu ticaret kolonileri Kayseri yakınında bugünkü Kültepe öreni yerinde bulunan ve o zaman “Kaniş Karumu” denen şehirden yönetilmekte idi. Ancak önemli konuları Asur’daki merkezlerine danışmaktaydılar. Kültepe’de son yıllarda yapılan kazılarda bu tüccarlardan kalma binlerce çivi yazılı tablet (pişmiş toprak üzerine yazılmış belge) ele gemiştir. bu belgeler yardımıyla o zamanki Asur’lu ve Anadolu’lu halkın dillerini ve sosyal yapılarını izleyebiliyoruz. O dönemin tüccarları Asur’dan Anadolu’ya, kalay, değerli süs eşyası, iyi türden kumaşlar, parfümelr getirmekte, bunlara karşılık Anadolu’dan altın ve gümüş götürmekteydier. Dışardan gelen kalay, Anadolu’da bol bulunan bakır madeniyle karıştırılarak tunç elde ediliyordu. (Anadolu’da kalay madeni bulunmamaktaydı.)

 

Asurlular Kızılırmak boyundaki Anadolu şehir devletleri yanında ticaret kolonileri kurmuşlardır Önceleri Anadolu da (Kültepe’de) bulunan Asur çivi yazısıyla yazılı tabletlere bakarak, Asur’un siyasal egemenliğinin bu bölgeye dek yayıldığı ileri sürülmüştü. Ancak araştırmalar ilerledikçe anlaşıldı ki bu belgeler salt ticaretle bağlantılı olup Asur’un siyasal egemenliğiyle ilgili değildir. Eğer öyle olsaydı Dicle ve Fırat boylarında da Asur’un egemenliğinin söz konusu olması gerekecekti. Böyle bir durum görülmediği gibi Asyatik bir Türk kavmi olan Hurri göçleri sırasında Asurluların Anadolu’yla olan ilişkileri kesilecek ve Kuzey Suriye’de oluşan Mitanni devleti Asur ülkesini de ele geçirecektir.

 

 

Sevgili Okurlar,


Sami’lerin Arabistan’dan ikinci büyük göçleri Milattan önceki Arap yarımadasının Kuzey Batısına yani Suriye ile Palestin hudutlarına doğru gerçekleşmiştir. Bu defaki göç edenler tarihte “Amuru“ lar adı ile anılırlar. Amuru kabileleri Suriye ve Palestin vahalarında Doğudan ve Ege bölgesinden gelmiş olan Orta Asya’lılar arasında yerleşmeye başlamışlar ancak Milattan önceki üçüncü binin birinci yarısında Aşağı Mezopotomya kralları tarafından itaat altına alınmışlardır. Suriye ve Palestin’de kalan Amuru’lar ise buralardaki Kenani’ler ve diğer Orta Asya’lılarla karışıp kaynaşmışlardır.

 

Sami’lerin M.Ö. 1500 tarihlerine doğru Arap Yarımadasından gerçekleşen üçüncü büyük göçleri kuzey Mezopotamya’dan inen Habirü’lerle karışarak Arami’leri doğuran kabilelerin çölden Suriye vahalarına girmeleri ile neticelenmiştir. 
 

Görülüyor ki kuraklık baskısıyla Arabistan içlerinden Mezopotamya ve Ön Asya’ya doğru göçlere mecbur kalmış olan Sami’ler çöl kenarına geldiklerinde, kendilerinden çok zaman evvel aynı tabii şartlar sebebiyle Orta Asya’dan göç etmiş olan Türk kavimlerle karşılaşmışlardır.

 

Kuzeyde Toros halkı yani (Etiler ve Mitanniler) kuzey Doğuda Zagros’un yüksek vadi ve eteklerinde Guti’ler, Diyale boylarında Lülübi’ler, bunlarnı arkasında ise Kasit’ler (Guz’lar=Oğuzlar) oturuyorlardı. Şarkı Güneyde yanı Fırat ve Dicle’nin aşağı kısımlarında Sumer’ler, bunların şarkında İran eteklerinde Elamlar, daha ötelerde ise Saka’lar bulunuyorlardı. 
 

Palestin ve Suriye mıntıkasına gelince, buralarda da Orta Asya’lı Kadim Hurri’lerden inen kabilelerle Ege mıntıkasından gelmiş olan Kenani’ler, Fenike’liler ve Eti’lerle aynı ırktan birtakım boylar yurt tutmuşlardı.

 

 

Sevgili Okurlar,


Sami’lerin Arap Yarımadasından dördüncü büyük göç dalgaları son göç dalgasından yaklaşık 2200 yıl sonra meydana gelmiştir. Evvelki göçlerin hepsinden daha büyük ve etkili olan bu dördüncü göç dalgası, Milattan sonraki yedinci asra tesadüf eder. İslam dininin verdiği heyecanla Arap Yarımadası çöllerinden taşan Samilerin en belirgin özelliğini taşıyan Araplar, Mezopotamya’yı, Kafkas eteklerine kadar Doğu Anadolu’yu, İran’ı, Maveraünnehri, Toharistanı, Suriye ve Kilikya’yı, Palestin, Mısır ve kuzeyi Afrika ile İspanya’yı istila etmişlerdir.

 

Sami ırkın en belirgin temsilcisi Arabistan Arapları'dır., Bilhassa Arabistan içerisinde kalakalmış çöl bedevileri psikolojik, sosyolojik ve lisan bakımından, coğrafi bakımdan tecrit edilmiş bulunmaları ve çöl hayatının yeknesak hayat tarzında yaşamaya alıştıkları için etnik yönden saf ve katışıksız kalmışlar ziyadesiyle tecrit edilmiş bir halde yaşadıkları için binlerce yıl önce Arabistan'dan çıkan Samilerin bozulmamış örneği olarak kaldıkları ileri sürülsede geçen binlerce yıl boyunca bunların Sami özelliği oldukça azalmıştır. Bugün Arabistan yarımadasında yaşayan Araplar bir ırktan çok öte, muhtelif ırkların dahil olduğu bir karışımıdır. Bu karışımda Zenciler, Kıptiler, Çöl Bedevileri, Habeşliler, Berberiler, Diğer Afrikalı topluluklar gibi Araplık kültürü içerisinde erimiş birçok ırk ve topluluğun karışımından meydana gelmiş bir bileşimidir.

 

Irak ve Suriye halkı ise Eskiçağlardan bu yana Asyatik Türk kavimlerinin Sami kültürü altında kimlik kaybıyla başlayan yakın çağlarda aynı bölgelere sürekli yeniden yerleşen Türklerin tekrar tekrar yerleşik Araplaşmış toplumunun içerisinde erimesiyle oluşmuştur. Nitekim aynı karışım Anadolu veya Acem topraklarında yaşayan Araplar veya Farslar içinde de geçerlidir. Nitekim bu gün Anadolu’da kendisini Arap olarak nitelendiren vatandaşlarımızın konuştukları dilin Arapça olması dışında soyca Araplıkla alakaları yoktur.

 

 

Sevgili okurlar,
 

Osmanlının Türkmen ve Yörük aşiretlerinin devşirme yöneticilere karşı hak arama mücadelesine girişmemeleri için yüzyıllar boyunca Türk aşiretlerini dörde bölerek bir bölümünü Balkanlara, bir bölümünü Güney Doğu ve Doğu Anadolu’ya, bir bölümünü daha Güney bölgelerimize göndermişler kalan dörtte birini ise Anadolu içerisinde yer değiştirerek tehlike teşkil etmeyeceğine inandıkları Orta Anadolu’daki Türk bölgelerine iskan etmişlerdir. Böylece Ankara ve civarı Yörük ve Türkmenlerin göç aldığı yerler olarak Türkleşirken, Güney Doğu ve Doğuya giden Türkmenler 80-100 yıllık bir zaman diliminde Kürtleşmişler, Daha güney bölgelere iskân edilen Türkmenler ise Arapça öğrenmişler yaşatılan Arap kültürünün baskısıyla Araplaşmışlardır.

 

Balkanlara yerleştirilen Türkmen ve Yörük aşiretleri ise sürekli devam eden savaşlarda asker olarak kullanılmışlar ve kırılmışlardır. Osmanlı’nın yanlış ve kasıtlı politikaları ile Türk nüfusu böylece eriyip gitmiştir. Nitekim Mısır, Ortadoğu, Arabistan Yarımadası, Kuzey Afrika bölgelerinde yaşayan insanlara Arap demek yanlış olur. Bu bölgelere yerleşen Türk aileler zamanla Araplaşmıştır.

 

Nitekim 100 yıl evvel 2,5-3 Milyon civarında Türk’ün bulunduğu Mısır Libya ve diğer kuzey Afrika ülkelerinde Türk nüfusu erimiş yok olmuş gitmiştir. Nitekim 80’lerde Mısırda bir sahafın eskimiş tabelasında “Türk’ün yeri” yazıyordu. Sahafın ölen eski sahibinin oğlu ile yaptığımız görüşmede “Burada bir Türk’ten alışveriş etmek beni çok memnun etti” dediğimde o yıllarda benim gibi 30’lu yaşlarında görünen genç bana “Ben Türk değilim” babam Türk’tü. Oda rahmetli oldu” demiştir.
“Babanız Türk olunca siz neden Türk olmuyorsunuz” dediğimde “O devir geçti ben Arab’ım” demiştir. Beni oldukça etkileyen ve üzen bu sözün benzerlerini Diyarbakır’ın Türkmen köylerinin kıyısında yaşayan vatandaşlarımıza yaptığım ziyaretlerde de duyacaktım.

 

2006 yılında Diyarbakır’da yaptığımız Bayrak yürüyüşü öncesinde bu vatandaşlarımıza yaptığımız ziyaretlerde evlerinin, giysileri ve yaşantılarının Türkmen veya Yörüklerden farksız olduğunu sevinerek gördüm. Misafirperverlikleri de etkileyiciydi. Yaşlı olanları Türkçe bilmiyor ancak babalarının ve Annelerinin Türk olduğunu söylüyorlardı. Oğulları ne Türk ne Kürt gibi davranırken, eğitimli ve iş güç sahibi hale gelmiş torunları ise kendilerinin “Kürt” olduklarını söylüyorlardı. Bu konuda aile büyükleri de dertliydi ancak gençler yerleşik kültürün etkisiyle kimlik erozyonuna uğramışlar Kürt olmayı kabullenmişlerdi. 
 

Nitekim Osmanlı defterlerinde Türklerin Kürtleşmesi 80-100 yıllık bir süreçte gerçekleşmektedir. Yaşar Kemal bile yörede yaptığı gezilerde Türklerin nasıl Kürtleştiklerini örnekleriyle anlatmaktadır. (Bu konuları ayrıca anlatacağız)

 

 

Sevgili okurlar,
 

Samiler Bâbilliler, Asurîler, Amurîler (Amurrular), Ârâmîler, Süryânîler, Ken‘ânîler, Nabatîler, Fenikeliler, İbrânîler, Araplar ve Habeşler gibi kavimleri kapsar. Günümüzde dünyadaki en kalabalık Sâmî kavmi Araplar’dır. Sami” terimi, Kitabı Mukaddesin 4. Miladi asır sonunda hieronymus tarafından yapılan Latince tercümesi vasıtasıyla Tevratta (Çıkış 10/1,21) zikri geçen Sam kelimesinden gelmektedir. Samilerin Nuh Peygamberin en yaşlı oğlundan türedikleri söylenmektedir. Batı’da “Semitic” şeklinde 1781’de Avusturyalı bilim adamı August Ludwig Schlözer tarafından kullanılmıştır.

 

Sâmî dilleri arasındaki benzerlikler bu dillerin bir ana dilden (proto-Semitic) türediğini göstermektedir. Mevcut belgelere göre bu ana dilden türeyen en eski dil milâttan önce III. binyılın ortalarında Mezopotamya’da (Irak) çivi yazısıyla kil tabletler üzerine yazımına başlanan Akadca’dır. Akad İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra siyasî gelişmelere bağlı olarak bu dil II. binyılın başlarında kuzeyde Asurca ve güneyde Bâbilce adlarıyla iki ana lehçeye ayrılmıştır. 1975 yılında Halep yakınlarında Ebla (Tel Mardih) kazılarında 15.000 tabletlik bir arşiv bulunmuş ve bu keşif Kuzey Suriye’de Akkadca ile çağdaş Ebla dili denilen eski bir Sâmî dilinin daha varlığını ortaya çıkarmıştır.

 

 

Bugün kabul edilen son tasnife göre Sâmî dilleri ailesi ölü dillerle birlikte şu grup ve dallara ayrılmaktadır:
 

A) Batı Sâmî Dilleri Grubu
 

1. Kuzeybatı Dalı
a) Ebla dili
b) Ugaritçe
c) İbrânîce
d) Amurîce
e) Fenikece
f) Ârâmîce-Süryânîce
g) Moabca
h) Edomca
 

2. Güneybatı Dalı
a) Kuzey Arapçası
b) Güney Arapçası
c) Habeşçe (Tigre dili, Tigrinya [Tigrina] dili, Amhara dili)
 

B) Doğu Sâmî Dilleri Grubu
 

Akadca (Asurca + Bâbilce).

 

Doğu Samileri Akadlılar ve büyük bir ihtimale göre ilk göç zamanında Dicle ile büyük Zap ırmakları arasındaki ülkeye yerleşen ve kurdukları şehre göre Asurlu adını alan Samilerden ibarettirler. Ancak Asurluların saf bir ırk olmadığını, bunların II.nci binin başlangıcındaki kavimler hareketi sırasında güneye inen Önce Sümerler daha sonra Hurriler ve karıştıktan sonra asıl karakterlerini elde etmiş olduklarını unutmamak lazımdır. Akadça zamanla saflığını kaybetmiş, ancak II.nci binde bütün Ön Asya’nın diplomatik dili olmuştur. Boğazköy ve Tel-ül-Amarna vesikalarının büyük bir kısmı bu dilde yazılmıştır.

 

Kenanilere şu kollar dahildir: 
 

1- Amurru’lar. 
 

2- İkinci binin ortalarına doğru çölden ilk önce Filistinin dağlık bölgesine gelen, sonraları yavaş yavaş kıyı bölgesine inen İbraniler yahut Mısır kitabelerinde gösterildiği gibi Habiri’ler.
 

3. Fenikeliler. Bunlar sonraları Suriye’nin kıyı bölgesine yerleşmişler ve 1 inci binde Akdeniz ticaretinde önemli bir faaliyet göstermişlerdir. Fenike dili, Fenike kolonileri sayesinde batı Akdeniz bölgesine de girmiştir. Bunların, Byblos’ta bulunan bir lahit kitabesinin gösterdiği gibi, Milattan önce 13 üncü asırdan değişiklikler ve ilavelerle kabul edilmiş, Latin yazısına ve dolayısıyla bugün kullandığımız yazıya örnek olmuştur.

 

Arami kavmi, milattan önce II. binyılın son çeyreğinde Suriye çölünün sınırında yaşayan ve Batı Sami dil grubundan çeşitli lehçeler konuşan göçebe bir topluluk iken sonradan, Basra körfezinden Amanos dağlarına kadar kuzey-güney, Lübnan'dan Kuzey Suriye, Transürdün ve Kuzey Mezopotamya'ya kadar doğu-batı yönlerinde uzanan çok geniş bir alana yayılarak bu bölgelerde önemli bir siyasi ve iktisadi güç halini almış bir kavimdir. Aram kelimesi ilk defa bir yer adı olarak Akkad Kralı Naramsin'in bir yazıtında ortaya çıkmakta ve buradan Aram adının Yukarı Fırat yöresinde bir bölgeye verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Aramilere Toroslardan Lübnanlara kadar inen hattın doğusunda bulunan ülkelerde oturan kabileler dahildir. Aramiler en çok kuzey Suriye ve güney Anadolu’ya girmişler ve bu ülkelerde Hitit ahalisiyle karışıp kaynaşmışlardır. Bunların bazı kolları Belih ile Habur ırmakları bölgelerine de yerleşmişlerdir. Asurlulara batı yolunu kapadıklarından dolayı Asurluların şiddetli taarruzlarına uğramışlar ve bunlardan birçok ağır darbeler yemişlerdir.

 

– En eski Arami kitabelerine güney Anadolu’da Zincirlide rastlamak mümkün olmuştur.

 

Aramice çok geniş bir coğrafi mekana yayılmış çeşitli halk toplulukları tarafından oldukça uzun bir zaman dilimi içerisinde ullanıldığı için birçok lehçeye ayrılmış , halen konuşanı çok azaldığı ve başka dillerin tahripkar etkilerine açık kaldığı için de ölmeye yüz tutmuş bir dildir. Aramiler dillerine Fenike alfabesini uygulamışlar ve onu çok az da olsa değiştirerek kendilerine has bir biçime sokmuşlardır. Ancak günü- müze gelebilen birkaç belge, bu alfabeden başka çivi yazısı sisteminin ve Mısır hiyeroglif yazısından türerne demotik yazının da tatbik edilmiş olduğunu göstermektedir. Ararnice yazıtların büyük çoğunluğu Güneydoğu Anadolu ve Suriye 'de bulunmuş olmakla beraber, bilhassa Pers hâkimiyeti döneminde (m ö 538- 330) bu dilin bir milletlerarası ticaret dili halini aldığı ve bu dilde yazılmış belgelerin Yunanistan, Mısır. Anadolu, Suriye, Kuzey Mezopotamya, iran, Afganistan ve hatta Pakistan'a kadar genişleyen bir bölgeye yayıldığı görülmektedir. Ara m ice' nin bu kadar geniş bir zemine yayılmasının başlıca sebebi. Kullanılan yazının basitliği kadar ortak veya benzer gramer özellikleri sebebiyle diğer Semitik dilleri konuşanlar tarafından da kolayca anlaşılabilmesidir. Diğer taraftan Aramiler'in bütün eski Ön Asya'da geniş çaplı nüfus hareketlerine sebep olmalarının yanı sıra, yayıldıkları ülkelerin gerek idari gerekse ticari faaliyetlerinde önemli rol oynamalarının da bu hususta büyük etkisi olmuştur. Ararnice milattan önce II. bin yıldan beri Ön Asya'da diplomatik yazışma dili olan Akkadcanın yerini aldığı gibi Batı'da Yunanca• nın yayılmasını da engellemiş tir. Fenike alfabesinin Arami’lerce geliştirilmesinin sonucunda Arap alfabesinin ortaya çıkması, Arami toplumunun günümüze de yansıyan bir başka etkisidir.

 

Aramice, Ön Asya’da uzun müddet yaşamış ve sonraları, Hristiyan kilisesinde kullanılan Süryanice şekline girmiştir. 
Samilerin Güney grubu Araplar tarafından temsil olunmaktadır. En eski Arap lehçelerine Saba ve Minaia’da bulunmuş olan kitabeler üzerinde rastlıyoruz. Araplar uzun zaman göçebe hayatı sürdüklerinden dillerinden saflığını da uzun müddet koruyabilmişlerdir. Bir kısım Arap kabileleri Saba’dan kalkarak Kızıldeniz’i aşmışlar ve Habeşistan’ı istila etmişlerdir. Ancak yukarıda işaret ettiğimiz gibi, İlkçağda bütün bu kabileler tarih sahnesinde önemli bir rol oynamışlardır.

 

Son zamanlarda gelişen arkeolojik keşif ve incelemelerden önce, tarihi görüşlere hakim olduğu kabul edilen Tevrat rivayetlerine göre, İran eteklerinden Palestin ve Sina yöresine, Suriye kuzeyine kadar uzayan saha ile Arap Yarımadasında ve Habeşistan’daki kavimler umumiyetle Sami sayılıyorlardı. Batılı Bilimadamları Akad’ları, Amurru’ları, Kalde’lileri (Geldaniler), Asur’luları, Arami’leri, Finike’lileri Kenani’leri, İbrani’leri, Nıpti’leri ile Arabistan kabileleri. Habeşistan halkı, hulasa İran eteklerinden Palestin, Sina ve Suriye mıntıkalarına yayılmış ve muhtelif devirlerde ayrı ayrı adlarla tarihte rol almış olan bütün kavimler, Sami grubu içine alıyorlardı.

 

Halbuki halis Sami tipin fiziki özellikleri göz önüne alınınca eski kavimlerden yalnız Aşağı Mezopotomya’da Birinci Babil Devletini kurmuş olan Amuru’ların tipi ekseriyet itibariyle; halis Sami tipe uygun görünmektedir. Çünkü, bunların da geniş omuzlu, gaga burunlu, siyah gözlü ve siyah saçlı, iri yarı dolikosefal insanlar oldukları anlaşılmaktadır.

 

Ancak eski kavimlerden başta Akad’lar ve Asur’lular olmak üzere Fenike’liler, Kenani’ler, Arami’ler, İbrani’ler Sümer Türkleriyle karışmış Burada yeşeren Türk kültürünü benimsemekle kalmamış ırki özellikleri itibariyle muhtelif bölgelerden binlerce yıldır göç eden Asyatik kavimlerin (Türklerin) ağırlıklı olarak bulunduğu bir ırki özellik taşımaları sebebiyle Sami tipinden farklı fiziki özellik göstermektedirler.

 

Mesela Batılı bilim adamları tarafından Sami sayılan Fenike’lilere ait mezarlarda bulunan kafataslarının brakisefal oldukları görülmüştür, Suriye’de yaşayan ve yine eskiden beri Sami sayılan Arami’lerin de Sami tipin en belirgin tipi halinde bulunan dolikosefal Arap bedevisi tipinde olmadıkları meydana çıkmıştır. Nitekim geniş brakisefal kafaları, ve diğer fiziki özellikleri ile Sami tiplerden ayrılıyorlardı sonraki devirlere ait Mısır abideleri ile Asuri’lerden kalan ve Arami’leri tasvir eden kabartmalarda (Salmanasar dikili taşı gibi) bu çehre pek güzel seçilmektedir.

 

 

Sevgili okurlar,
 

Avrupa ve Amerika’da bugün “Sami” (Semite) kelimesi, evvel emirde “Yahudi” manasına gelmektedir; bunun da sebebi, bu kıt’alarda Yahudilerin geniş surette yaygın bulunmalarıdır. Halbuki İbrani’lere ait buluntularda brakisefal kafalara daha çok tesadüf edilmektedir. Yahudilerin fiziki görünüşleri kendilerini diğer Sami kavimlerden tam manasıyle ayıran özellikler olup, gerçekte de İbraniler ile Türk Menşeli Hatti soyundan elen Hititler ve Yine Türk menşeli Hurri’ler arasında yapılan en eski evliliklerden gelen özellikleri temsil etmektedirler.

 

Yine Sami olarak adlandırılan Asur’luların da menşe itibariyle Sami’lerden evvel Asur şehir devletine hakim olan ve bu şehrin gerçekte kurucusu olan Orta Asya’lı Subari’lerle bir kısım Sami’lerin karışmasından doğmuş Türk ağırlıklı melez bir kavim oldukları son araştırmalarda daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştır

 

 

Sevgili Okurlar,
 

Mezopotamyanın en eski tarihini bile Hayali “Hint Avrupa-İndo German“ ırkına veya Sami kavimlere maletme çabaları sürmektedir. Acı olanı Tarihimizi Türk gözüyle inceleme amacında bulunan Milliyetçiler ve Türkçüler bile yanlış bir yönlendirme neticesinde tarihimizi Mete Han ile başlatmakta, biraz daha geriye gidenler ise „İskitlerden ötesini gereksiz“ görmekte veya bize ait olmadıklarını sandıkları „Eskiçağ tarihlerini incelemenin Türk tarihini önemsizleştireceğini“ düşünmektedirler.

 

Batılı bilimadamları senaryolar yazarak Eskiçağ tarihine sahip çıkmanın yollarını ararken bizim olduğu belli muhteşem bir tarihe sahip çıkmamanın izahı bulunmamaktadır. 
Nitekim bu güne kadar yapılan tüm çalışmalar Sami’lerden evvel Arabistan kıtası haricindeki Ön Asya’nın, Orta Asya’dan gelmiş birtakım Türk boylarıyla meskun olduklarını göstermektedir. Bu zamanlarda Irak’ta, Suriye ve Palestinde, Anadolu’da görülen boylardan hiçbiri Sami ırka mensup bulunmuyorlardı.

 

 

Sevgili Okurlar,
 

Mukaddes kitaplarda işaret edilen binlerce resulün hepsi samidir. Dikkat edilirse görülür ki bu kitlenin haricinde yetişmiş ve bir akide vücuda getirmiş tiplerin hiç birisi, yaradanın insanlara gönderdiği bir kimse gibi kendisini ileri sürmemiştir. Bunlar bazan bir ahlakçı, bazan bir filozof, bazan bir kanuncu idiler. Halbuki Samilerin ortaya attığı bütün büyük adamlar bir din meydana getirmişler ve başka bir ruhiyat ile hareket etmişlerdir.

 

Geçen yüz yılda etkin Doğu bilimcileri, Batı aklının Doğu aklından üstün olduğu tezinin ileri sürmüşler, daha sonra Sâmî aklın özellikleriyle ilgili tasvirler ortaya koymuşlardır; başlıcaları şunlardır: “Sâmîler göç etmeyi severler; savaşa ve intikam almaya meyillidirler; duygusallığın hayatları üzerindeki etkisi büyüktür; çabuk kızar ve kızgınlıklarında aşırı giderler, ancak öfkeleri çabuk geçer; sevgilerinde de aşırıya kaçarlar; ferdiyetçidirler ve bu sebeple kabileler halinde yaşarlar; hukuk mantıkları kabilevî esaslara ve kısas fikrine dayanır. Uzun bir dönem göçebe hayatı yaşadıkları için düşünceleri yüzeyseldir; Meselâ Yunanlılar gibi eşyayı derinlemesine incelemeye, ve özüne ulaşmaya yönelmezler. Karmaşık işleri anlama yetenekleri yoktur; düşüncelerinin basitliğinden dolayı kararları da basittir. ”

 

 

Sevgili Okurlar,
 

Mezopomya ve Ön Asya’da binlerce yıldır bulunan, menşeleri Ana Türk yurduna, Orta Asya’ya dayanan bu kavimler, başlangıçta kültürlerinin yüksekliği, ırki seciye ve kabiliyetlerinin icabı ve neticesi olarak, meydana gelmiş Yüksek kültürün öncü unsurunu teşkil ediyorlardı. Ancak bu müteşebbis ve çalışkan unsurlar, Arap Yarımadasından mütemadiyen devam eden göç dalgaları içinde yavaş yavaş bir taraftan kalabalığı teşkil eden Sami’lerin dilini almış, diğer taraftan da kendi dillerine ait sözcükleri Sami lehçeye göre telaffuza başlamış, Irk olarak Sümer (Türk) olsalar da,kültürel riayetleri neticesinde ana dilleri de kaybolmuştur. Bundan dolayıdır ki eski kavimlerden görünüm olarak halis Sami tipe uymayanlar, Sami’leşmiş kavimler adı ile Samilerden ayrılmaktadırlar.

 

Tarihin belirmeğe başladığı zamanlarda meydana gelen bu kaynaşma ve Sami’leşme olgusu aynı mıntıkalarda binlerce sene sonra ve tarihi gelişme içerisinde defalarca ve aynı şekilde devam ve tekerrür etmiştir.

 

Büyük Önder Atatürk’ün de ifade ettiği gibi “Türkler başka milletlerin kültürüne karşı hürmet ve ilgi ile yaklaşmaktadırlar.

Bu hürmet ve ilgi zamanla riayet safhasına kadar gitmektedir“
 

Sami tarihinin bir şubesi olan Arapların Abbasi halifeliği devrinde fert veya yığın halinde Bağdada ve Ön Asya’ya gelen Türklerin Arap İmparatorluğunun müteşebbis ve hakim unsurunu teşkil ettikleri, fakat zamanla ekseriyet içinde kaynayıp gittikleri tarihin malum olduğu bir gerçektir. 
Samarra’daki Türk Birliklerinin, Bağdat’taki Emirül’ümeraların ve beraberlerindeki Türk Ordularının, daha sonraları da Selçuk prensleri ile Atabeylerinin, Mezopotamya, Suriye ve Palestinde hakim oldukları ekseriyet içinde zamanla öz dillerini kaybederek Araplaşmış olduklarını biliyoruz.

 

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Osmanlı döneminde Suriye ve Irak bölgesine dağıtılan Türkmen-Yörük aşiretlerinin Araplaştığını Güney Doğuya gönderilen çok sayıda küçük veya büyük aşiretin Kürtleştiğini biliyoruz.

 

 

Sevgili okurlar,
 

Oğuzların temsilcisi Selçuklular döneminde çok az bir nüfusa sahip İranlılar Selçuklu yöneticilerinin İran kültürünü benimsemesi neticesinde Türklerin Farslılaşmalarına sebep olunmuştur. Dört yüz yüz yıl sonra aynı bölgede Safevi devletini kuran Türkmenler Bölgedeki Fars nüfusu büyük ölçüde temizleyerek Bu gün İran dediğimiz bölgede yerleşmişlerdir. Safeviler zamanında 5’lerde bulunan Fars nüfus Türkmenlerin Farslılaşması neticesinde 40 civarına çıkmıştır. İran’ın şu an bile yarıdan fazlası Türk olsa da Türklerin kimlik kaybıyla binlerce yıl sahip oldukları topraklarda aslı Türk olan ancak kendisini Fars-Acem sanan insanların yönettiği bir ülkede 50 milyon Türk kardeşimiz kültürel yönden baskı altında yaşamaktadırlar.

 

Tarihi binbeş yüz yıl daha geriye götürürsek aynı bölgede Türk Partlar devlet kurmuş ve Farsi unsurlar yok denecek kadar azalmışken yine yaşatılan Fars kültürü sayesinde Sogd, Tohar Afgan karışımı yine Türk nüfusu ağırlıklı olarak oluşturulan bir yapılanma Partları yıkarak yerine Sasani devletini kurmuş bu devletin etkinleri Türk asıllı olduğu halde Sasani devleti 100 yıl içerisinde Bölge unsurlarının karışımına Acem denilerek farsi bir devlet görünümü almıştır. Bulgar Türkleri de aynı şekilde slavlaşarak kimlik kaybetmişlerdir. Örnekler sayısızdır.

 

Türklerin tarih boyunca en büyük handikabı başkalarının kültürlerini ele geçirerek kendisine maletmesine ses çıkarmaması daha sonra içine aldığı toplumların kültürünü benimseyerek devletini milletini kaybetmesidir.

 

Türkler Cihan Devleti, Devlet, Hanlık,Beylik Atabeylik şeklinde 130 civarında büyük oluşumun temsilcisi olmuş ancak bunların önemli bir kısmı kimlik kaybı ile tarih sahnesinden çekilmiş bir kısmı halen bu tehdidin etkisi altında kalmaktadır.

 

 

Değerli Arkadaşlarım,
 

Bu gün maruz kaldığımız tehdidi daha iyi anlayabilmek bakımından Eskiçağdan bu güne Sami-Arapların ve Türkler özelliklerini iyi bilmek ve Türkiye üzerinde oynanan emperyalist oyunların tedbirlerini oluşturmak mecburiyetimiz bulunmaktadır.
 

Bu sebeple bu konunun üzerinde durmaya devam edecek yarın Eskiçağ da Türklerin ve Samilerin münasebetlerini ve Türk aklının dini ve kültürel yönü ile Sami- Arap aklını ve bu güne yansımalarını inceleyeceğiz.
Sevgiler Saygılar…

 

 
Etiketler: SAMİLERİN, -, ARAPLARIN, ESKİÇAĞ, TARİHİNİ, ANLATMAYA, DEVAM, EDERKEN,, ESKİÇAĞ'DAN, BU, GÜNE, TÜRKLERDE, KİMLİK, KAYBININ, VE, ARAPLAŞTIRMA, İHANETİNİN, TEMELLERİNE, İNİYORUZ…,
Yorumlar
Haber Yazılımı